Bombalamalar, faili meçhul cinayetler, ablukalar, sokağa çıkma yasakları ve basına uygulanan sansür… OHAL. Türkiye’nin doğusundan şiddet ve dehşet dolu haberler geldikçe sıklıkla mırıldanıyoruz: 90’lara geri mi döndük?
Burcu Karakaş, Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın: 90’lı Yıllarda Gazetecilik kitabında 90’lı yılların gazeteciliğini, dönemin tanıklarıyla birlikte değerlendiriyor. Hem İstanbul ve Ankara yazı işleri masalarında, hem de bölgede görev yapan gazetecilerle yapılan görüşmelerle Kürt hareketinin medyadaki yansımasının incelendiği bu çalışmada, haberlerin içeriğinden yazı işlerinin kullandığı dile kadar uzanan geniş bir perspektifte, Türkiye’de 90’ların gazetecilik pratikleri irdeleniyor.

Polisin Gezi Parkı eylemcilerine yönelik şiddetini izliyoruz günlerdir. Ben ilk günden beri, olayları takip etme şansı yakalayan Kürtlerin ne hissettiklerini merak ediyorum.
‘Hakkari’de puroları yaktık, Batı’da olanları tartışıyoruz’ esprileri bir yana, madalyonun öbür yüzü var.
Burcu Karakaş

Kitabın ortaya çıkışı aslında Karakaş’ın Gezi Parkı Direnişi sırasında Bianet’e yazdığı Gezi, Kürtler ve Bizim Çocuklar başlıklı yazıya dayanıyor. Tuna Kiremitçi’nin Twitter’da medyayı eleştirmesinden yola çıkarak 90’larda Türkiye medyasında yer almayan haberleri sorguluyor.

Burcu Karakaş’a göre 90’lı yıllarda medyanın Kürt hareketine yönelik kullandığı dil, savaş gazeteciliği tanımına uyuyor.

Basının Kürt meselesi konusunda yıllarca razı olduğu, militarist ve ötekileştirici bir dil üreten savaş gazeteciliğiydi. Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucularından Prof. Johan Galtung tarafından kullanılmaya başlanan‘barış gazeteciliği’ kavramının karşıtı olarak karşımıza çıkan ‘savaş gazeteciliği’, şiddet odaklı, sansasyon peşinde koşan, propagandaya alet olan, ‘iyi-kötü’ ayrımı yaparak ötekileştiren ve uzlaşmacı tavırdan uzak bir yaklaşım benimseyen habercilik türü olarak tanımlanabilir.
– Burcu Karakaş

Dönemin medyasına baktığımızda ‘‘ölü ele geçirilen’’ ifadesi sıklıklıkla karşımıza çıkar. Ayşenur Arslan, ilk kez 1975’te TRT’de karşılaştığı bu askeri söylemi taklit eden haber diline itiraz ediyor.

Bir insan ölü olarak ele geçirilebilir mi? Siz onu öldürdüğünüz anda zaten, yakalamış olmuyorsunuz ki. Bir hayat ele geçirilmez. Bir insan ölü olarak ele geçirilmez, bir insan öldürülür. Bu kalıpla herkese şunu söylüyorsunuz: ‘Ele geçirmenin yolları vardır, bunlardan biri de öldürmektir.’ Bir tür kafalarda meşru hale getiriyorsunuz bu kalıpla. Buna benzer çok sayıda kalıp var. Mesela, Öcalan’dan bahsederken, ‘Bebek katili Öcalan’ dememiz gibi. Bebek katili olduğuna inanırsınız ya da inanmazsınız. Öcalan’ın terör örgütü lideri olduğuna inanırsınız ya da inanmazsınız. Fakat her cümlenize bununla başlıyorsanız, özel bir algı yaratıyorsunuz demektir.
Ayşenur Arslan

Bölgeden yalan haber de geliyor çok. Ana akım medyada çalışan gazeteciler, bölgedeki kolluk kuvvetlerinden, yazacakları haberleri fotoğraflayabilecekleri mizansenler yapmalarını istiyor. Celal Başlangıç, Cizre’de muhabirlik yaptığı yıllarda gördüklerini paylaşıyor.

Ev bastıran da çok var. Şırnak’ta emniyet müdürüne, ‘Abi bir ev bas, biz de çekelim’ diyerek mizansen yaptıran vardı. O dönem oraya ana akım medyanın çeşitli gazetelerinden çok fazla polis adliye muhabiri geldi. Gelenlerin bir kısmı İstanbul’da emniyet müdürü, terörle mücadelede komiser tanığı var. Bu tarafa gidince müdür olan polisler var. Komiseri İstanbul’dan tanıyor, o da sonra Şırnak’a gidiyor. Ahmet abisi orada terörle mücadele komiseri olmuş. Ona ev bastırıyor. Bir de bunu fotoğraflıyor.
Celal Başlangıç

O dönemin yazı işleri masalarına hem siyasi iktidar hem de asker tarafından ciddi baskılar uygulanıyor ve bunun sonucunda, bölgede çalışan gazetecilerde de haberlerini yazarken kullandıkları dile dair, ister istemez, belli bir oto sansür oluşuyor. Mete Çubukçu dönemin haber dilini özetliyor.

Bir medya çalışanı olmama rağmen o medyanın bizi bile şekillendirdiğini anladım. O zaman genel terminoloji, ‘Güneydoğu’, ‘Diyarbakır halkı’ idi. Kürtler yoktu. ‘Güneydoğu illeri’ diyorduk. ‘Diyarbakır halkı’ diyorduk. Kürtlerle ilgili cümle kurmazdık; çünkü öyle bir şey yoktu. Röportaja gidiyorsun, insanlar orada Kürtçe konuşuyor. Yanında tercümanla konuşuyorsun ama bunun ismini koymuyorsun.
Mete Çubukçu

İktidarın medyayı yönetmesi sadece haber diliyle sınırlı kalmaz, neyin nasıl haber yapılacağına dair de sıkı görüşmeler yapılır. Siyasi iktidar, ana akım medyadan, uygulayacağı kararlara göre haber yapmasını ister. Örneğin, Abdullah Öcalan yakalandığında, idam cezasına karşı durulması için medyadan destek beklenir. O tarihlerde Radikal’in yayın yönetmenliğini yürüten Mehmet Y. Yılmaz, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un gazetecilerle yaptığı görüşmeyi hatırlatıyor.

Öcalan asılmasın diye uğraştığımızı hatırlıyorum. Kampanya şeklinde değil ama ilk yazıyı ben yazdım asılmasının yanlışlığı üzerine. Radikal okuyucusunun yadırgamayacağı bir yazıydı. Problem olmadı. Zaten Radikal’in hatırı sayılır bir Kürt okuyucusu vardı. Radikal 2 özellikle Kürt meselesinde değişik görüşlere yer veren, normal ana akım medyada kendisine yer bulamayan insanlara yer veren bir ekti. Dolayısıyla tepki almadım. Aynı yazı mesela Hürriyet’te yer alsaydı ne olurdu, onu bilemiyorum.
Mehmet Y. Yılmaz

Dönemin baskıcı siyasi ve askeri yapısının yanı sıra, gazetecilerin de bütün bu sansürlerden bağımsız olarak içselleştirdikleri ve geliştirdikleri bir nefret söyleminin olduğunu belirten Doğan Akın, bugün sahip olduğumuz parçalanmış toplumsal zihniyette o günün medya muktedirlerinin rolü olduğunu düşünüyor:

Ahmet Kaya hakkında ‘Vay Şerefsiz’ başlığı atmanın ne o gazetenin sahibiyle ne de devletin -bakışıyla değil- baskısıyla bir ilgisi var. ‘Vay Şerefsiz’ demekte bir sevinç var. Adam hakkında yalan haberler yapmakta bir sevinç var. Medya elitlerinin asla bu tartışmadan soyutlanmaması gerekir. Dolayısıyla hiç ‘ama’sız mahkûm edilmesi gereken bir şey. Gazeteciliği her dönem araçsallaştırdılar ve elde ettikleri imkânlar karşısında yaptılar bunu. Hiçbir şey yazmadığın, sadece devlet diliyle bir şey yazdırıldığın için 36 senedir o gazetedeydin [Oktay Ekşi]. Ama işte Hürriyet de bu bahislerde oydu.
Doğan Akın

90’lı yılların öne çıkan kavramlarından biri de şüphesiz şehit ifadesidir. Yine bir manipülasyon aracı olarak kullanılan şehit cenazesi haberlerini kaleme alırken Ruşen Çakır, bu ifadeden mümkün olduğunca kaçmaya çalışır.

Cumhuriyet’te bir dönem iç politika servisinde çalışıyordum. O zamanlar haberlerde şehit yazmıyorduk. Çok olay vardı. Bir gün adı lazım değil bir yazı işleri müdürü, ‘Bundan sonra  şehide şehit diyeceğiz’ dedi. İlhan Selçukların gittiği dönemdi. Belli ki bir yerlerden fırça yemişler, Ankara’dan falan. Ben de o zaman ‘Yaralılara da gazi diyelim’ dedim. Acayip bozuldu.
Ruşen Çakır

Bugün içinde bulunduğumuz dijital toplum, gazetelere doğrudan tepki verme imkanı da sağlıyor. Yani internet ve sosyal medya gazeteciliğin çehresini de değiştiriyor. Nurcan Akad’a göre, iletişimin kolaylaştığı böyle bir ortamda, okuyucu hoşuna gitmeyen ya da onaylamadığı içeriği anında eleştiriyor.

İnsanlar, ‘Kardeşim okumuyorum ben senin gazeteni, internette istediğimi takip ediyorum’ diyor. O zaman topluma hitap ediyorsun, toplumda yaptığının karşılığı var zannediyorsun. Bu arada bütün bu yapılanları gölgelemek için gazeteye daha hoş haberler konuluyor… Yok şaraplar, yok ‘lifestyle’ haberler… O duruşunu biraz kamufle ediyorsun. Özünde çok devletçi, çok askerci bir duruş… Rezillik yani hakikaten.
Nurcan Akad

Bölgede gazetecilik yapanların ilk dikkat etmesi gereken hususlardan biri şüphesiz güvenlik. Askeri yapı gazetecileri terörden koruduğunu söyleyerek bir anlamda medyayı kendi kontrolleri altında tutuyor. Çünkü bu şekilde bölgeden çıkacak haberleri de kontrol etmiş oluyor. Bu sebeple de bölgeye gazeteciler hem kaçak yollarla giriyorlar hem de izlerini kaybettiriyorlar. Bölgede muhabir olarak görev yaptığı dönemde Ragıp Duran da sahte kimlik kullanıyordu.

Cizre’den 4-5 kişi Diyarbakır’a dönüyoruz. Nusaybin’de özel tim çevirdi. Galiz bir küfürle benim adımı söyleyip, ‘Nerede?’ dediler. Ben gayet sakin şekilde, ‘Otelde, biraz önce ayrıldık oradan’ dedim. Kan ter içerisinde kaldım. Sahte kimlik vardı üzerimde bunları düşündüğüm için, ama yine de çok tehlikeliydi. Bende Sony merakı vardı o sıralar. Şırnak’a sokmuyorlardı. ‘Sony temsilcisi arkadaş, mal satmaya gidiyoruz’ dedi biri. Hakikaten öyle girdik şehre. Askeriye mümkün olduğu kadar yasak koyuyor ama meşhur bir laf vardır; ‘Osmanlı’nın yasağı üç gündür’ diye. Orada da üç dakika falan sürüyordu. Bir şekilde katakulliyle çözebiliyorduk.
Ragıp Duran

Bütün bu sürecin ardından tabii yargılamalar da gelir. Rıdavan Akar, Mehmet Ali Birand ve Deniz Arman hakkında ‘‘halkı askerlikten soğutma’’ suçlamasıyla açılan davayı anlatıyor.

O davanın ilginç artçı sarsıntısı, Deniz Arman’ın gerçekleştirdiği bir haberdir. Deniz Arman, önünde bir önlükle kameranın karşısına çıkar ve ‘Sevgili seyirciler, bugün size fasulyenin faydalarını anlatacağım’ der ve iyi bir fasulye nasıl yapılır diye uzun uzun onu anlatır. Sonra döner ve mahkeme heyetinde olduğunu varsaydığı o imgeye, ‘Bu sizin için iyi bir haber midir?’ diye sorar. Son derece zekice kurgulanmış bir haberdi. Baskılar giderek artmaya başlamıştı.
Rıdvan Akar

Dönemin medyasına baktığımızda gazetelerin yanı sıra yeni kurulmakta olan özel kanalları da görüyoruz. Sıkı yönetim altında bölgeden görüntü çıkarmanın zorluğuna, televizyon haberciliği için, bir de teknolojik yetersizlikler ekleniyor. Star TV’nin kurucu kadrosunda yer alan Özcan Sert o günlerdeki durumu özetliyor.

Televizyonlar çok şanssızdı, kaseti uçakla göndermen gerekiyordu. O da havalimanı olan yerlerden. Bu da haberin üzerinden en az 24 saat geçmesi demek. Bazı yerlerden de otobüsle geliyordu.
Özcan Sert

90’lar Türkiye medyasının Kürt hareketine bakışını değerlendirirken vurguyu dönemin gazetecilerine yapan isimlerden biri de Turgut Eryılmaz. Ülkede hakim olan hukuki ve siyasal iklimin medyayı kaçınılmaz olarak etkilediğini ve yayın politikalarının da bu ortamdan bağımsız düşünülmeyeceğinin altını çiziyor.

OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu, ‘Türk medyası Doğu sorununda tıpkı bir milli maç anlatır gibi tavır almalıdır’ diyebildi ve biz bunu yedik. 1990’ların manşetlerini gör, aklını kaçırırsın. İnanılmaz bir korku hâkim. ‘Doğu sorunu’ diyorsun. Uzunca bir süre biz ‘Güneydoğulular’ dedik. ‘Güneydoğu sorunu’ diyor. Nedir bu? Pirinçleri mi az geldi, patates mi yetişmiyor memlekette? Sonra Kürt sorunu tırnak içinde kullanılmaya başlandı. Tırnak sonra kayboldu. Kürt diyemiyorsun. Bu nedir ya? Biz de korkak davrandık. Kürtler hep yalnız bırakıldı. Bilmiyorduk. Öğrendik, korktuk. Korkumuzu yeninceye kadar zaman geçti.
Tuğrul Eryılmaz

Burcu Karakaş’ın, dönemin tanıklıklarını gazetelerin arşiv taramasıyla geliştirdiği bu çalışma, Kürt hareketinin bugün Türkiye toplumsal belleğindeki yerini anlamamız açısından da önemli. Ne de olsa, Mcluhan’ın belirttiği gibi, araç mesajdır.

Send this to a friend