Hayatım boyunca aşağı yukarı “fıs nesil” anlamına gelen “Özal Çocuğu” nitelemesinden rahatsız oldum. Kıtlık görmedik, işkence görmedik, sokağa çıkma yasağı bilmedik, çoğumuz 12 Eylül’de daha doğmamıştı bile; yabancı mallarla, Amerikan kültürü bombardımanı altında büyüdük. Annelerimiz kimya laboratuvarlarında deney yapmak yerine karşıt görüşlülere deney tüpleri fırlattı, amcalarımız gazetecilik okurken Mecidiyeköy’ün bir yanından diğer tarafına koltuğunun altında aynı gazeteyle geçemedi, okulu bıraktı. Canları çok yanan büyüklerimiz bize “uğraşma memleket meseleleriyle, oku adam ol” dediler. Biz okuduk. Avrupa tarihi, ABD tarihi, Osmanlı tarihi, Türk Devrimi tarihi, yakın Türkiye tarihi okuduk. Ülke tarihindeki tüm haksızlıkları, işkenceleri, bastırmaları, kışkırtmaları, katliamları okuduk. Bugüne kadar da hep uslu çocuklar olduk.

Birçoğumuz hem Türkiye hem Dünya çapında iyi okullarda okudu, birkaç dil öğrendi, dünyayı gezdi. Zaman içinde yabancı özentiliğini de üzerinden attı: Yurtdışında Türkiye’de develerin gezdiğini sanan, kadınların hepsini çarşaflı zanneden Avrupalılar ve Amerikalılar bir yerden sonra gözümüze cahil göründü. “Türkiye’den geliyorum” diyince kıvrılan dudakları ya da şaşkınlıktan büyüyen gözleri gördük, sekizinci dünya vatandaşı muamelesi de. Yabancılara Türkiye’nin sandıkları gibi bir yer olmadığını anlatmaya çalıştık, şimdi de Türkiye’ye çapulcu olmadığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Ama yurtdışında herkesin birbirini dinlediği ve elinden gelenin en iyisini yapmaya teşvik ettiği, birbirinden öğrendiği, kendisini geliştirdiği, hayatın tadını mutlulukla çıkardığı; kimsenin kimseyi yaşam tarzından, kılığından kıyafetinden, cinsel, kültürel veya etnik kimliğinden, dininden ötürü hiçbir şekilde yargılamadığı, kafasını çevirip bakma ihtiyacı dahi duymadığı yerler de gördük. Tüm yaşam tarzlarının kabul görmesinin nasıl bir toplumsal huzur ve mutluluk yarattığını, önyargıları yıkmanın nasıl bir zenginlik getirdiğini gördük.

1990’lı yıllarda televizyon kanallarının ekranlarından eksik etmediği tarikat görüntüleriyle, yanağından şiş geçiren, sırtını kırbaçlayan radikallerin görüntüleriyle büyüdük. Fail-i meçhullarla, Susurluk’la, yolsuzluklarla, toplu mezarlarla, telaffuz sorunu çeken başbakanlarla büyüdük. “Kanlı mı olacak kansız mı?” diyen bir Erbakan varken, AK Parti iktidara gelince biz de korktuk. Bugün susan medya, o günlerde bizleri korkutmakla meşguldü. Ama hacı olan, küçükken her gece birlikte dua okuyarak sevdiklerimize uzun ömür ve sağlık dilediğimiz babanneme, Tokat’ta üç kızını da aslanlar gibi okutmuş olan imam büyükbabama, her ezanda yattığım yerden beni doğrultan anne-babama baktım, İslam’dan hiçbir zaman korkmadım.

Kokan bir Haliç ile, su ve elektrik kesintileriyle, hortumcularla, ekonomik krizlerle büyüdüm. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken İstanbul temizlendi, yenilendi. İstanbul’da değnekçiler efendiyken, iki günde sokaklardan yok oldu. Bir hükümetin çalıp çırpmama ihtimali ve hizmet getirmesi beni “yetmez ama evetçi” yapmadı belki ama mutlu etti. “İstenildiğinde yapılabiliyormuş” dedirtti, belediyelerin hizmet çıtası yükseldi. Türkiye’ye irtica gelecek korkularına kapılmamaya çalışarak, dikkatle, sabırla gelişmeleri izlemeye devam ettim. Ne de olsa “istikrar” krizleriyle büyüdük ve “istikrara” bir şans verilmeliydi, zaten ortada başka bir şans veya alternatif de yoktu.

Bu ülkede defalarca sözlü ve fiziksel tacize uğramış sıradan bir kadın olarak, kadınların başörtüsü dahil her türlü hakkını savundum. Kadınların eğitim görmesi, iş sahibi olması ve kendi ekonomik özgürlüğünü elde etmesi gerektiğine inanıyorum. Başı açık olsun, kapalı olsun, babalarından, abilerinden ve kocalarından gördükleri ruhsal ve fiziksel şiddeti engellemenin daha kökten bir çözümü yok. Eşcinselliğin bir hastalık veya seçim olmadığına, insanların böyle doğduğuna inanıyorum. Eğitim sistemimizin felaket olduğuna, hükümetlerin ardı ardına kasıtlı bir şekilde düşünmeyen, eleştirmeyen, merak hücreleri öldürülmüş, papağanlaştırılmış vatandaşlar yetiştirmeyi amaçladığına inanıyorum. Birçok Ermeni, Kürt, Yahudi, Katolik, Protestan, Alevi, ateist, agnostik, eşcinsel arkadaşım oldu, şen kahkahasına, kıvrak zekasına hayran olduğum başörtülü ablalarım oldu. Hepsinden çok şey öğrendim, hepsi hayatıma neşe, bilgi, görgü kattı. Kimseye “öcü” gözüyle bakmadım, kimseden nefret etmedim. Herkesin, her vatandaşın eşit ve özgür bir şekilde yaşaması gerektiğine inanıyorum. Farklılıkların hayatı zenginleştirdiğine, renklendirdiğine inanıyorum. Gördüğüm tüm aksi kanıtlara rağmen hayatta iyi ve kötü, doğru ve yanlışın olduğuna, her insanın da neyin doğru neyin yanlış olduğunu kalpten bildiğine inanıyorum. Her canlının yaşamının kutsal olduğuna inanıyorum. Hayvanların asfaltlara kazındığı ve taciz edildiği, cennet gibi olmasına rağmen giderek çölleşen, her yaz ormanlarının cayır cayır yakıldığı bir ülkede yaşamak; insan hayatının hiçbir değeri olmadığı bir ülkede yaşamak nefesimi daraltıyor.

Başka semtlerde okusam da, otursam da Taksim’de büyüdüm. Orta okulda, lisede, üniversitede, kendimizi yalnız hissettiğimizde, kendimizi sürüden farklı hissetmek istediğimizde arkadaşlarla hep Taksim’e gittik. Farklı olmak bizim için değerliydi, hâlâ da öyle. Farklı olanların kendisini her zaman rahat hissettiği bir yer olmuştur Taksim, bu yüzden de pasif direnişin sembolü olabilmiştir. Her giden bilir, çeşitliliğe kıkırdayarak bakar, ya da bakardı. Neslimizin yuvası, sığınağı, yaşam tarzı, kendisini en rahat hissettiği yerdi Taksim ve Beyoğlu. Zaman içinde önce Taksim’in tüm tabelaları Saray Muhallebicisi’nin altın sarısı ve kahverengi renklerine büründü. Bu çirkin renk ikilisini, tek tipleşmeyi hiç sevemedim. İstiklal’in dili olmayan güzelim taşları söküldü, milyonlarca lira harcanarak yeni taşlar döşendi, ancak yağmura dayanamayıp bozuldular, tekrar tekrar yenilendiler. Yıllar geçti, sonuç yine pek bir şeye benzemedi, bu arada Taksim esnafı ciddi zarara uğradı. Her yılbaşında süslemeleriyle Taksim’in “beyefendi” günlerinin simgesi olan Vakko kapandı, yerine açılan mağazaya girmemeye yemin ettim. Mantar gibi biten AVM’lerden Taksim’e de açıldı, adımımı atmadım. Emek yıkıldı. Taksim giderek başka bir yere, üstü açık bir alışveriş merkezine dönüştü, ruhu Şişhane’ye, Tünel’e doğru kaydı, “burası bizim mekânımız” diye hissedenler yavaş yavaş yabancı oldu bu semtte. Gidecek yerler iyice azaldı. Festivallerde alkol satışı için 24 yaş sınırı getirildi, alkollü içecek firmalarının sponsorluğu yasaklandı: Taksim hayatının, gençlerin yine beli büküldü. Yine sesimizi pek çıkarmadık.

Şimdi cami ve okulların yüz metre yakınında alkol satışı yapmak da yasaklandı: Galatasaray Lisesi’nin dibindeki Çiçek Pasajı da, Taksim’i Taksim yapan birçok mekân gibi tehlikeye girdi. Taksim Meydanı’na da cami yapıldığı zaman (Başbakan teyit etti), Taksim’de içki satışı yapılması neredeyse mümkün olmayacak. Yıllar önceki “kırmızı sokak” teklifi hâlâ çınlıyor kulaklarda. Uslu çocukların kendisini yaramaz hissettiği, yalnızlığını paylaştığı, dertleştiği, toplaştığı, eğlendiği, birbirinden güzel konserlere, barlara, kültür ve sanat merkezlerine gittiği yerlerin beşiği olan Taksim, ruhunu tamamen kaybetmek üzere. Ruhumuzun öldürülmesine, şehir dışına itilmesine izin veremeyiz.

AVM derdi de tamamen duygusal: Türkiye tarih, kültür, insan, hayvan, doğa tanımayan vahşi kapitalizme neredeyse tamamen teslim olmuş durumda. Her yer reklam: çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek, mutluluk, sevinç reklam, hayat reklam. Günde kaç reklama maruz kalıyorsunuz, telefon firmaları ve bankalar sizleri kaç kez arıyor bir düşünün. Ceplerdeki onlarca kredi kartı, reklamlarda, magazinde satılan plastik hayatı kovalıyor. Öte yandan kimsenin aldığı maaş maaş değil, ödediği vergi, doğalgaz faturası, petrol fiyatı olacak iş değil. Sonuç: Herkes sinir hastası, herkes borçlu, birçok kişi alışveriş müptelası. Kapitalizm diyorum diye beni solcu sanmayın. Ben sosyoloji okudum: Sonu -izm ile biten hiçbir ideoloji beni ikna edemedi. Zira -izm’ler zaman ve mekânda sabitleşir; akışkan değildir, değişen koşullara ayak uyduramaz. Üzerine çelişkili anlamlar yüklenmiş ve Türkiye’nin ne güncel koşullarına, ne de tarihine uyan terimlere yakınlık duymadım. Siyasi partilere ne güvendim, ne inandım. Bu çağda direniş sadece bireysel olarak mümkündür, diyordum. Üç gün öncesine kadar.

Gezi Parkı’nda ilk gösteri başladığında yine takip ediyordum gelişmeleri. Çadır kurmuş, kitap okuyan, müzik dinleyen gençler. Festivallere, konserlere giden, Güney’de ıssız koylar keşfetmeyi seven, dünyanın birçok yerini gezmiş, Türkiye koşullarına göre çok şanslı olan, bunu da bilen, duyarlı gençler. Bu insanlara sabaha karşı sinsi bir operasyon düzenlendi: Gaz bombaları atıldı, tazyikli sular sıkıldı. Bu muamele Türkiye’de yeni değil. Ama Taksim’e hep eğlenmeye gitmiş birçok uslu çocuk bu muameleye ilk defa maruz kaldı, elini ilk kez sobaya değdirdi. Onların arkadaşları yardıma gitti, benim de arkadaşlarım, akrabalarım, tanıdıklarım gitti. Polis tarafından telef edilmesin insanlar diye gittiler. Polisin orantısız şiddetini kendi gözleriyle gördükleri için gittiler. “Senin bu böcek muamelesi yaptığın insan benim arkadaşım”, diye hisseden birçok genç hayatında belki de ilk defa bir eyleme gitti. Plansız, programsız, destek için gittiler. Sabırları taştığı için gittiler. Bu şiddet karşısında asabı bozulanlar da pasif direnişe destek vermeye devam etti. Sonrasını biliyorsunuz: Polis şiddet gösterdikçe, Başbakan “çapulcu” demekte ve masum insanlara gösterilen şiddeti görmezden gelmekte ısrar ettikçe, medya sustukça, vicdanı olan herkes destek vermek için sokaklara çıktı. Olaylar ülke çapında bir sivil direnişe döndü, dünyanın her yerinden diğer vatandaşlar da destek yağdırdı. Desteğe gelen herkes kolkola girdi. İnsanlar dayanışmayı, yardımlaşmayı tattı; birbirlerine kapılarını açtı, türbanlı kadınlar direnişçilerin gazdan yanan gözlerine pansuman yaptı, direnişçiler yoldan geçenlerin, gazdan etkilenen sokak hayvanlarının gözlerine pansuman yaptı, taksiciler telsizleriyle organize olup yaralıları topladı, herkes birbirine su ve yemek ikram etti, arkasından çöplerini topladı. Kadınlar direniş ruhunun sembolü oldu, erkekler şiddete geçit vermeyerek direnişin onurunu korudu. Doktorlar ve avukatlar yardıma koştu. İnsanlar dayanışmanın, şiddete başkaldırmanın mutluluğunu yaşadı. Direnişe katılan herkesin ömrü, gazlara rağmen 3-5 yıl uzadı.

Hiçbir ideolojiye ve partiye inanmayan gençler için bu olaylar aslında bir tür güç denemesi oldu. Bireysel yaşayanlar, bir anda sahip oldukları gücün toplamda ne kadar ettiğinin farkına vardı. Bu pasif (şiddetsiz ve barışçıl) direniş polis şiddetine karşıdır: Düşünce ve ifade özgürlüğünün, eşitliğin, dayanışmanın, adaletin, insan, hayvan ve doğa haklarının direnişidir. Bu direniş herkesin eşit ve özgür olması içindir; baskıya, şiddete başkaldırıdır. Gözümüzü açtığımız günden beri süren bastırmaların, korkutmaların, yıldırmaların, haksızlıkların, tek tipleştirme müdahalelerinin filizlendirdiği bir sivil isyandır bugünkü. Senin-Benim, Biz-Onlar, Ötekiler-Berikiler ayrımlarını yıkıp “hepimizin ülkesi” diyoruz: Herkesin sesinin duyulduğu, kimsenin haksızlığa uğramadığı, zalimin zayıf olana zulüm etmeye gücünün yetmediği, mutlu, rahat, özgür, işinde gücünde bir ülke hayal ediyoruz.

Polis şiddeti bitmeden, alınan her yaranın hesabı sorulmadan, Taksim ruhuna uygun bir şekilde geri kazanılmadan da bitmez bu direniş. Bundan böyle eşitlik ve özgürlük karşıtı her türlü girişim, vatandaşlık haklarına yönelik her türlü gasp, farklı yaşam tarzlarını dışlayan veya tek tipleştirmeye çalışan her türlü ideolojik müdahale, karşısında sivil inisiyatif bulacaktır. Biz gazı bir kez aldık.

Gazı yemiş olsak da, gaza gelip yalanlara kanmıyoruz, hiçbir provokasyonu “yemiyoruz”. Gerçek, bir küre gibidir, anlamak için her açıdan bakmak gerekir. Artık doğruları konuşma, tanışma, okuma, görme, dinleme ve haklarımızı demokratik yollarla arama zamanı. Herkes üç maymunu oynamayı bırakıp, diyalog kurabilene kadar, barışçıl, şiddetsiz ve aktif bir şekilde, teknolojiyle, orantısız zekâyla ve sanat sepetle direnmeye devam.

Send this to a friend