BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL

Kimsenin kimseye tek bir fiske dahi vurmaya hakkı yokken, bu topraklarda dayak yiyen suçlu olur, “kaşınmıştır” zihniyeti sağolsun. Dayakla, bastırmayla, korkutmayla işlemeye alışmış bir düzen altında yaşarız. Devlet dayağından nasibini almayan kaldı mı örneğin? Sağcılar da solcular da, muhafazakârlar da marjinaller de, azınlıklar da çoğunluklar da devlet dayağı yemedi mi? İktidarı önce biri, sonra diğeri ele geçirdi. Ama devlet geleneği değişmedi, hepsi dayak attı, astı, kesti. Kavga dövüş ortamında da sesler hep kesildi, sağduyu ve akıl devre dışı kaldı. Doğruyu söyleyenler kovuldu, vuruldu, patlatıldı. Sindirildi.

Otuz yıldır verilen en büyük kavgada ilk kez barış umudu bu kadar büyük. Silahlar sustu. Konuşmak, tartışmak, anlaşmak ve anlaşılmak için hayati bir fırsat var elimizde. Bu yükümlülüğü sadece devlete teslim edemeyiz, barışı en çok biz istemeliyiz; her birimiz, bu ülkenin tüm vatandaşları. Daha fazla insan ölmesin, zulüm son bulsun, huzur içinde yaşayalım istiyorsak, medya ezberlerinden ve politik söylemlerden sıyrılıp bu sürece vicdanen, gönülden dahil olmalı, ne olup bittiğini takip etmeli, görmeli, duymalı ve konuşmalıyız.

Bildiğin Gibi Değil kitabı, Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın 90’lı yıllarda çocukluğunu Güneydoğu’da geçirmiş Kürt gençleriyle yaptığı on dokuz söyleşiden oluşuyor. İnsan hikâyelerini dinlemek, bölge coğrafyasını, tarihini veya sosyolojisini bilmekten çok daha etkili. “Yüzleri tanıdıkça, hikâyeyi de anlamaya başlayacaksın”, diyordu Before the Rain filmi. Ne kadar da doğru.

Hikâyelere ister inanın, ister inanmayın, isterseniz “kaşınmıştır” deyin, ama en azından mutlaka dinleyin. Arka kapak yazısının çok iyi ifade ettiği gibi, politik söylemler tek tek insanların ne yaşadığını gizliyor, örtüyor. Bu kitap, içinde yer alan Kürt gençlerinin batılı akranlarına bir iç dökmesi olarak okunmalı. Barış için.

Aşağıdaki alıntılar, on dokuz söyleşiden sadece bir tanesine ait. 1980 Çukurca doğumlu Xêxek anlatıyor:

Özel timlerden ilk dayak yediğimde sekiz yaşımda falandım. Ama asla unutamayacağım olayı on üç yaşımdayken yaşadım. Yine bir gün özel timler evleri bastılar, her tarafı dağıttıktan sonra biz çocukları toplayıp kışlanın duvarının dibine dizdiler. Duvarın üstünde duran askerler ve timler sırayla üzerimize -çok affedersiniz ama- çiş ettiler… Hiç alakan olmasa bile Çukurca’da yaşıyor olman evinin basılması ve işkence görmen için yeterliydi. Bu yüzden o dönem Çukurca’dan bir sürü genç gerillaya katıldı. İnsan isyan ediyordu artık, zulümden herkes gitti. Adamlar evlerinde duramıyorlardı. Gezmen de yasak, evinde durman da yasak. Çukurca’nın her metresi neredeyse yasaktı. Askeri alan olmayan yerler de yasaktı. Bağına bahçene gitmeye kalksan gözünü kırpmadan vuracaklar seni “terörist” diye. Bu yüzden bir tepki oluştu o dönem ve gerillaya en büyük katılım Çukurca’dan oldu. s.151-152

Askerden yeni dönmüştüm, evlere yine baskın oldu… Gece kapıyı çaldılar, biz de açmadık, çünkü iki gün önce götürdükleri bir tanıdığımızı öldürüp kaybetmişlerdi. O zamanlar Çukurca çok karışıktı, kanunlar Çukurca’ya kadar gelmemişti. Özel timlere, JİTEM’e, askere hesap soran yoktu. Devlet onlardı. Rasgele evleri basıp insanları götürüyorlardı, işkence yapıp ondan sonra da öldürüyorlardı. İşte kapıyı yumrukluyorlardı, biz açmayınca kapıyı kırdılar ve beni götürdüler. İlk önce soydular, soyarken bir odaya da su dolduruyorlardı. Suyun içine de tuz attılar. Ondan sonra ayaklarıma copla vurmaya başladılar, tam kırmızı olup kan akmaya başladığında da suda yürütüyorlardı. Çıkmak yok sudan, ölsen çıkamazsın, ondan sonra… Affedersin abla, cop… cop soktular makatıma. Şeyime elektrik verdiler, affedersin abla. Çok şey yaptılar. Dört gün işkencede kaldım… Bütün işkencelerin acısı geçti ama tam çıkacağım anda bir subay ve uzman çavuş kafama tahtaya vurdular, o esnada her iki gözümü de kaybettim ve gözün acısı geçmiyor. Gecenin bir yarısı beni o halde serbest bıraktılar. Kimseye haber veremiyorum, karakola gidip sabahı bekleyeyim, diyorum; diyorlar, yok şimdi gideceksin. Arkamı dönüp gitsem biliyorum vuracaklar, sonra da, bir terörist öldürüldü, diyecekler. Ağzım, burnum her tarafım kan içinde zaten. Bana ısrarla hadi git, sen de abilerinin yanına git. Sen Kürt değil misin, neden dağa gitmiyorsun, diye baskı yapıyorlardı. Hiçbir şey göremiyorum, nereye gideyim, diyorum. İlla gideceksin, diyorlar. Bir tanesi bana, öbür tarafa geç ve yürü, dedi. Ben biliyorum caddenin öbür tarafında bir tane askeri tepe var ve her şeyi görüyor, gördüğü her şeyi de vuruyor. Başka çarem yok, ne yapayım mecburen yürümeye başladım. Allaha şükür eve yetiştim öldürülmeden. s.153

Askere karşı hiçbir zaman öfkem, nefretim olmadı. Sonuçta onlar da mecburlar. Fakir fukaranın çocukları. Günlerini tamamlayıp dönmekten başka bir dertleri yok… Ama özel harekât ve polisler için aynı şeyi söyleyemem. O kadar nefret ediyorum ki özel harekâtçılardan. Çok çektirdiler bize. Onların insan olduğuna inanmıyorum. s.155

Benim Türklere -ya da şöyle söyleyeyim- Batı’dakilere karşı bir öfkem yok, ama tepkim var. Burada bize bu kadar zulüm yapılırken, Batı’dakiler bize hep “terörist” dediler. Bu savaş Kürtler yüzünden devam etmiyor. Zenginler yüzünden, devletin içinde savaş isteyenler yüzünden devam ediyor. Savaşın üstünden zengin olan adamın oğlu gelip burada ölmüyor, fakirin çocuğu ölüyor. Ama Batı’dakiler bunun hesabını sormuyor. s.155

Bana işkence yapan adamı nasıl affedebilirim ki? Hâlâ rüyalarımda işkence günlerimi, çatışmaları görüyorum. Daha iki gün önce rüyamda, işkence görmemek için kendimi bir uçurumdan aşağıya bıraktığımı gördüm. Unutamıyorum ki affedeyim. s.155

Barış demek, artık ölüm, savaş, silah, işkence olmayacak demektir. Bu kadar insan ölüyor, hepsi gencecik. Benim tek isteğim, herkesin barış için bir şeyler yapması. Evet, çok hakaret gördük, çok işkence gördük ama artık yeter. Bir gün mutlaka bu ülkeye barış gelecek buna inanıyorum. s.155

Send this to friend