Bit pazarlarına, aslında daha çok da babamın beni peşinden sürüklemesiyle, çok uzun zamandır giderim. Pek çok pazar sabahım, üfleye püfleye, bir an evvel eve dönüp dinlenmeyi dileyerek, bu keşmekeşin içerisinde geçmiştir. Fakat bir iki senedir, kendi başıma gitmekten de epey zevk alır oldum. Bu ani sayılabilecek değişikliğin sebebini bilmiyorum ama eşyaların beni geçmişe nazaran daha fazla etkilediğinin farkındayım. Aslında bakış açımdaki farklılaşmanın epey hoş neticelerini de topluyorum. Mesela geçen baharda, içerisinde 1939 mührü olan, meşinden mamül bir Royal Air Force pilot başlığı yakaladım. Sonra çok güzel fotoğraf makineleri, geçmişten eğlenceli dergiler, oyuncaklar, Dieter Rams işi bir radyo, kokteyl shaker’ı, ışıklı panolar, sevimli bardaklar… Sayısız ganimetle döndüm eve. Kimi zaman, aldığım şeyin kırık/bozuk olduğunu ve ayak üstü kazık yediğimi anladığımda ise, kederle kalakaldım. Öte yandan, bazen gazetelerde emsallerini okuduğum biçimde, orijinal ve bilinmeyen bir Picasso ise bulamadım maalesef. Bulabileceğimi de sanmıyorum. Bana kalırsa, bit pazarlarında güzel şeyler görebilmek, belki de milyonlarca şey arasından kendi zevkinize hitap eden veya hatırı sayılır bir değişim değeri olan bir parça bulmak, o sınırsız kalabalığın içerisinden size gülümseyen eşyayı seçebilmek, ciddi tecrübe ister.

Ancak yine de, beni bit pazarına çeken his sanırım aldığım ve ileride alacağım eşyalar değil; her defasında yeniden kurulan; düzensiz, hudutsuz ve olabildiğince hareketli bir sergiyi deneyimleme hevesidir. Depolarda, teşhirlerde veya evlerde gayet nizami biçimde kümelenir şeyler. Sayısız kopyası aynı banttan çıkan bir eşya, bir eve girdiğinde kendine yakın işlevleri olan veya aynı ailden başka eşyalarla beraber saklanır. Bu derli topluluk bize hem aradığımız eşyayı kolay bulabilmek konforunu, hem de maddi çevremizle kurduğumuz “sağlıklı” ilişkinin sürdürülebilirliğini sağlar. Bir mutfak çekmecesinde bir çift çorap, banyo rafında çaydanlık, elbise dolabında bir diş fırçası, ofis masamızın üzerinde televizyon kumandası görmeyi beklemeyiz. Bu gibi istisnai durumlardan rahatsız olur, eşyaları hemen “ait oldukları” düzenin/dizginin içerisine yerleştiririz. Böylelikle yeniden, eşyalarla ördüğümüz güven ve huzur halkasını kurmuş oluruz.

Oysa bit pazarında, bütün bu düzen ve algılanabilirlik yiter gider. Değişim değeri sıfıra düşmüş “çöpler” ya da artık yok pahasına elden çıkarılmış “fazlalıklar” burada, onları yeniden kullanıma ve ahenge sokmak isteyenler tarafından enerji yüklenirler. Bazınlarının ise bahtı kapalı gibidir. Fotoğraflara hemen şöyle bakınca gördüğüm kırık mikroskobun, paslı şezlongun, yarısı sıkılmış diş macunu tüpünün talipli bulması bana daha zor görünür. Aslında bunun pek bir önemi de yok. Bit pazarında esnaf sergiye ne bulduysa yığar. Burada dahi alıcısını bulamayan bir eşyayı ise, savurup atmanın ne sakıncası olabilir?

İzmir Bit Pazarı’ndan, 14 Aralık 2014 tarihli manzaralar.

Send this to a friend