Öyle sanıyorum ki, Amerikan Edebiyatı okuyan sayılı öğrenci Faulkner’ın, Hemingway’in, Steinbeck’in sesini duymuştur. Babamın Bavulu, evet çok tutuldu. Fakat Pamuk’un ziyafet konuşmasından bahsedildiğini işitmedim. Doris Lessing’in sert ve sevimli halleri, Sartre’in netligi… Metinler yoluyla tinsel bağlar kursak da, yazarlar fiziki varlıklarıyla yabancıdır bize. Bugün, elimizin altındaki teknik fırsatlar sayesinde, sevdiğimiz (bazen öykündüğümüz) sanatçılar ile aramızdaki mesafeyi daraltmak da pekâlâ mümkün. Sayısız mülakat, ders, söylev görüntüleri, kapsamlı belgeseller ve hatta çalışma kayıtları internette ilgimizi bekliyor.

İşte böyle bir hevesle kaynakları tararken, çok sayıda büyük yazarın Nobel Ödül konuşmaları ile karşılaştım. Bunları izlerken ister istemez aklıma bizdeki Nobel tartışmaları da geldi. Pamuk’un ödül aldığı yıl ve gevşeyerek sonraki senelerde, kamumuzun meseleyi ele alış biçiminin ne edebiyat ne de Nobel ödül gelenekleri ile bir bağı olduğunu, üzülerek anımsadım. Genel alışkanlığımız olduğu üzere, eksik fikirlerimizin üzerine sakat doğmuş yenilerini ekledik ve yazarımızı vatana ihanetten tutun da intihale kadar, en ağır ithamlarla boğmaya kalktık. Edebiyatı üzerine görüşlerse (dilimizi bilmemek gibi ipe sapa gelmez olanları dikkate almıyorum), yine çok dar bir çevrenin korunaklı aleminde sınırlı kaldı.

Oysa Nobel’i anlamak, yazarların bu mükâfata bakışını öğrenmek, hiç de zor değil. Nobel’in ne olduğunu,  dillerine ve hayallerine hayranlık duyduğumuz edebiyatçılardan daha iyi kim anlatabilir bize?

Mutluluk

Umumi inanışa göre, hepimizin maksadı mutlu bir yaşamı yakalamak ve ona sıkı sıkıya tutunmaktır. Oysa pek az mevtanın ardından “mutlu bir insandı rahmetli” denildiğini işittim. Birileri ya vakitsiz göçüp gitmiştir, ya da çileli hayatı nihayet sona ermiştir. Bu durum herhalde, varoluşumuzun sorunlu ve eksik haline ilişkin can sıkıcı bir belirtidir. Üstelik, mutluluğu tanımlamak da ayrı bir zorluk.

Hepimiz, mutluluğun peşine düşeriz. Gündelik hayat koşuşturmacasının pençelerinde bulamadığımız huzurun ve saadetin bir yerlerde gizlenmiş olabileceğine inanır ve işte o yumuşak öz nereye saklandıysa bulmak, ona sahip olmak isteriz. Batı’da İslam ve Budizm (veya Hinduizm) gibi “esrarlı” dinlere artan merak, esasında Batı medeniyetinde bir şeylerin fazla “sıkıcılaştığının” işaretidir. (Aslında o bir şeyler, bütün teknik üstünlükleri ve sosyal öncülüğü ile muhasır medeniyetin bizzat kendisidir.)

Bazılarımız, sürekli değişik meşgaleler peşindedir. Kendilerini etraflarından soyutlayacak uğraşlar edinerek; bunlar uzun doğa yürüyüşleri, el sanatları,  koleksiyonculuk gibi farklı dallar olabilir. Kendimizi sokağa, kalabalıkların içine atarız. Yahut kimseyi görmek istemeyiz, başkalarının sesi bizi rahatsız eder. Öyle mutluyuzdur.

İnternette gezinirken, ilginç bir başlığa takılırız. O konuda pek çok şey öğrenmek isteriz. Önünden geçtiğimiz dükkândan sızan kokuların peşine düşeriz; ağzımız sulanır. O pişen şey her neyse, bir an evvel tatmayı arzularız. Vitrinde gördüğümüz (etiketinde muhtemelen İtalyan bir adamın imzası bulunan) kırmızı elbisenin, yolda yanımızdan süratle geçip gözden yiten gürültülü spor otomobilin hayalini kurarız. Bu eşyaları edindiğimiz gün, dünyada bizden daha mutlu birini de bulamazlar.

Sokakta sahipsiz miyavlayan bir kediyi evimize alır besleriz. Önüne attığımız lastik topun peşinden koştuğunu görmek, bize kendimizi iyi hissettirir. Geçtim gündüzlerimizi, haftasonlarımızı dahi feda ettiğimiz bir proje neticelendiğinde, başarmış olmanın huzuru ile özgüvenimiz sağlamlaşır; her zorluğun üstesinden gelebileceğimize inanırız.

Mezun oluruz, çocuk yaparız, terfi ederiz, tatile çıkarız, şarap içeriz, sevişiriz ve işte; hayat gailesi içerisinde kendimize sayısız mutluluk anı yaratırız.

Fakat mutluluk ne yazık ki baki olmaz. Aklımız hep kötümserdir. Olayların hiç de istediğimiz gibi gitmediğini görürüz. Belki Venüs’ün etkisiyle Akrep burcu talihsiz bir dönemden geçiyordur. Müdürümüz bizi değil de, o diğer sinsi mesai arkadaşımızı destekliyordur. Sevgilimiz bize eskisi kadar özen göstermiyor da olabilir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şans oyunlarında büyük ikramiye de bir türlü bizim biletimize isabet etmez. Halbuki her sene, yılbaşı çekilişinden önce kurarız hayallerimizi.

İşte hayat, en monoton görüntüsüyle bile, sayısız duygusal gelgitin dinamizmiyle akıp gider. Hayalkırıklıkları ve coşkular, birbirini takip eder. Derken, yapmak istediklerimiz ve sahiden yaptıklarımız arasında, çetin bir muhasebeye tutuşmuşken buluruz kendimizi.

Pek az insan, bir tutkun peşine, Orhan Pamuk gibi cesaretle takılabilir. Peki bu tutku, beraberinde sahiden mutluluk getirebilir mi?

O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu?

Orhan Pamuk’un Babamın Bavulu başlıklı Nobel konuşmasını pek severim, ilham verici bulurum ve döner döner okurum. Sanki her okuyuşumda, metnin kalbine gömülmüş bir başka anlam daha bulurum.

Fakat Nobel Ödülü kazananlar, ayrı bir konuşma daha yapıyorlar. Orhan Pamuk Babamın Bavulu’nu ödül merasiminde sunmuştu. Nobel şaaşası ödül töreni ile bitmiyor. Fraklı (ciddi) baylar ve alımlı bayanlar, ödül töreninin yanında, akşam saatlerinde düzenlenen bir ziyafete de katılıyorlar ve burada, o sene tüm dallarda ödül alan kişiler birer konuşma daha yapıyor. Orhan Pamuk’un ziyafet konuşması da şık konukların pek hoşuna gidiyor. Pamuk’un konuşmalarında cimrilikle başvurduğu mizah, bu kısa söylevde sanki ana unsur olmuş. (Pamuk’un kuramsal/otobiyografik eserlerine aşina olanlar, ressamlık hayalinden yazarlık serüvenine geçiş ve neden yazdığına ilişkin izahlarını pek de ilginç bulmayacaktır.)

Babamın Bavulu, şöyle biter:

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.
İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

Evlat ve baba arasında sevgi ve mesafe, mukayese ve benzerlik dolu bu konuşmanın babaya özlemle bitmesi epey dokunaklıdır. En büyük mutlulukların bile bazen noksan kaldığını hissederiz.

Orhan Pamuk’un yazarlık kariyeri, ilk romanının basılmasından evvel, yine bu ilk romanın Milliyet Roman Ödülü’nü kazanması ile başlamıştı. Cevdet Bey ve Oğulları nihayet bir yayıncı bulduktan hemen sonra bu sefer Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Pamuk, ödüllere alışık bir yazar. Nihayet en büyük ödül, en büyük mutluluk anı gelip çattığında ise, bütün ömrü boyunca gururlandırmayı (belki bir parça da utandırmayı) ve kendisiyle beraber mutlu etmeyi en çok istediği kişi, artık aramızda değildi.

Hepimiz başarılı olmayı isteriz. Mutluluk planlarımızın içerisinde, ucundan tuttuğumuz ya da yakasından kavradığımız bir işi sonuna kadar götürmenin huzuru, rekabette öne çıkabilmenin gizli kıvancı da vardır. Ödüller işte, bu başarı halinin başkalarına ıspatıdır. Hele Nobel gibi, verildiği alanlarda zirveyi tayin eden ödüller, kişilerin uluslararası şöhretini ve maddi zenginliğini perçinlemekle kalmaz, belki bütün bir hayatın doğru yaşandığını da (ödül sahibine) müjdeler.

Artık evrensel bir kabule sahipsinizdir. Sözleriniz neredeyse kanun yerine geçecektir ve muhtemelen kitaplarınızın baskı sayısı da artık kontrolden çıkacaktır. Bizim kamusallığımıza özgü bir hal midir, bilmiyorum. Biz bazen gıpta sınırlarını istemesek de aşarız. Bu büyük başarılara kolaylıkla erişilebileceği fikriyle belki (öyle olduğuna, kendimizin de biraz gayretle o mevkilere ulaşabileceğimize inanmak isteriz), büyük ödülleri kazanan insanların manevi hazlardan ziyade şöhret ve maddi çıkar peşinde oldukları inancına meylederiz. Büyük mükâfatların sabırlı ve yoğun çabalarla geldiğini unutup, edebiyat, sinema veya bilim alanlarında ödüllendirilen kişilerde hemen kusur ararız. Dilimizi konuşan ve dilimizde yazan bir romancı Nobel kazandığında yükselen hemen her türlü itirazın ardında işte bu karanlık his yatar. (Diğer yandan, Türkçe bilen bir yabancı gazetelerimizin kitap eklerini okusa şaşırır kalır. Bu eklere göre Türkiye’de kötü/zayıf roman neredeyse hiç yayımlanmamaktadır.)

Gösteriş

Neyse ki Nobel Edebiyat Ödülü’nü sadece  öteki ulusların lobi faaliyetleri karşılığında kendi öz yurdunu satan kalemlere vermiyorlar.

Faulkner başta bu en sükseli ödüle, tıpkı diğer tüm başarı payelerine ve nişanelerine yaptığı gibi, ihtiyatla yaklaşmış. Nobel’e 1949 senesinde layık görülüp 1950’deki törenle ödülü teslim almış.

Bazi söylevler, dünyayı sonsuza dek değiştirir. Bazıları ise yalnız ilgili kulaklara küpe olur. Nobel edebiyat konuşmaları, konunun hüviyetinden dolayı, şüphesiz bu ikinci türe dahil. Faulkner’ın konuşma anında kamera kaydı yapılmamış. Fakat ses bandını ilgili Nobel sayfasında bulabiliyoruz.

Bizim bugünkü trajedimiz, genel ve evrensel fiziki korkudur ki, çok uzun bir zamandır bu korku ile birlikte yaşadığımızdan artık ona tahammül edebiliyoruz. Artık ruhun meseleleri diye bir şey yok. Sadece şu soru var: Ne zaman patlayıp havaya uçacağım? Böyle olduğu içindir ki, zamanımızın genç erkek ve kadın yazarları kendileri ile çatışma içinde bulunan beşeri kalbin meselelerini unuttular; halbuki, bir kimseye iyi yazdıran da ancak budur, çünkü ancak bu ıstırap ve zahmettir ki, yazılmaya değer olan.

Merasim ve ziyafete ait görüntüler, siyah beyaz olmaları dışında, Pamuk’un onurlandırıldığı 2006 senesinin manzarası ile neredeyse aynı. Videonun başında, kürk mantolu hanımefendilerin ve (muhtemelen soylu) kavalyelerinin binaya girişini izliyoruz. Sonra konuklar ayağa kalkıyor ve majesteleri İsveç Prensi salona teşrif ediyorlar. Hemen ardından seçici kurul, seçkin davetlileri selamlayarak yerini alıyor. Ceketinin yakası madalyalarla dolu konuşmacı, ödülü anons ediyor; konuklar yeniden ayakta. Genç ve herhalde soylu bir kadın, kameraya çekildiğini anlayınca mağrur gülümsüyor. Sırasıyla, aralarında Bernard Russell’ında bulunduğu diğer dallardaki Nobel sahipleri geliyor. Al takke ver külah, geçip gidiyorlar. Ve nihayet, 6:45 dolaylarında, huysuz dâhimiz William Faulkner çıkıyor meydana. Peşinden, İstiklal Marşımız ve kapanış. Ödül törenini takiben, ziyafet görüntülerini izliyoruz. Beyaz ceketli garsonlar (kim bilir onlar bile ne heyecanlıydı?) omuzlarında taşıdıkları tepsilerle salona yayılıyorlar. İki şık ihtiyar, kadehlerini zarafetle kaldırıyor. Sanki az sonra bütün salon ayaklanıp vals nizamına geçecek. Son ‘ki üç, son ‘ki üç

Aradan geçen yarım asırda, Nobel ciddiyetinden ve gösterişinden hiçbir şey yitirmemiş. O fraklı adamlar, nazik kadınlar sanki ölmemiş. Görkemli bir ziyafet ve nezaketin hakim olduğu o fiyakalı ödül töreni, aralıksız her gün devam ediyor gibi.

Konu Faulkner olunca, ödül töreninde hazır bulunan ve yazarı avuçları patlayasıya alkışlayan yüksek sıfatlı konukların, aslında yazarın işleriyle ne düzeyde haşır neşir olduğunu da merak ediyorum. Bu (muhtemelen çoğu mevta) kişilerin arasında bir anket yapıp en beğendikleri, onları en derinden etkileyen Faulkner romanının hangisi olduğunu sormak ne yazık ki mümkün değil. Fakat hayat tecrübem (yanıltıcı olması da pekâlâ mümkündür), aristokrasi, akademi, sanat dünyası gibi parlak toplumsal çevrelerden gelen bu insanlar içinde Faulkner okuyanların oran tahmini için %10’un bile epey iyimser olacağını söylüyor. Hele ihtiyar Prens! Bütün o şatafatlı davetlere katılmak, devlet idaresine yön vermek, tebaasının dertleriyle meşgul olmak gibi ağır vazifeleri varken, hangi ferahlıkta Faulkner külliyatına eğilmiş olabilir?

Ak sakallı kibar baylar ve tül şapkalı güzel hanımlar (hele de İngilizcesi olmayanlar) Faulkner’ın konuşmasını can sıkıntısıyla dinlerken, yazarın sadık okurları ödül merasimine ilişkin havadisleri almak için ertesi günün gazetesini beklediler. Bu tezat vaziyet, Nobel ve muhtemelen hemen bütün ödüllere ilişkin bir tuhaflığı da ortaya koyuyor. Kültür-sanat-bilim üretimini üstlenen kişiler her kim olursa olsun, ödüller çaba ve yeteneğin haklı neticesi oldukları kadar elit bir beğeninin gölgesini de taşırlar. Belki de bu yüzden, Nobel Ödülü’nü geleneksel törenine icabetle alan bizim yaşlı Bill aslında liyakat derecelerinden hoşlanmazmış. Nitekim romancı, Nobel’den gelen parayı da biri Afro-Amerikan eğitimcilerin, öteki de yeni yazarların yetiştirmeye yönelik iki fon arasında pay etmiş.

Huzursuzluk

Ne ki bütün yazarlar, bu (en) saygın ödülü Faulkner ve Pamuk gibi asırlık adabına uygun, kraliyet lütfuna yakışır teveccühle karşılamamışlar.

Yirminci asrın ortası, bugüne kıyasla çok daha çalkantılı ve dolayısıyla umutkar idi. Brando, Amerikan Yerlileri’nin hakları için Oscar ödülünü nasıl geri çevirdiyse, Sartre da benzer bir politik bilinçle, kendine burjuvazi tarafından biçilen bu hoş kıyafeti elinin tersi ile itti:

(Sartre’ın tavrı doğru veya yanlış gibi kati kutuplarda değerlendirilemez. İsveç Akademisi’nin ödülünü reddetmek – tıpkı büyük yazarımız Orhan Pamuk’un gururla kabul etmesi gibi – yazarın eserlerine, kimliğinin işlevine ve çevresindeki dünyaya bakışıyla ilintilidir. Siyasi pozisyonları, işlerinin önemini doğrudan etkilemez. Biz genellikle vakaları ve kişileri koşulsuz müritleşerek ya da aksine; karşısında saf tutarak yorumlamak isteriz. Oysa bu şiddetli taraflaşma eleştirinin, anlama çabasının esas düşmanıdır.)

Ödülünü sade bir törenle kabul eden Dorris Lessing de hiç heyecanlanmışa benzemiyor.

Hevesli muhabir Lessing’e büyük haberi vermenin kıvancı ile, şaşkın bir yanıt beklerken yazarın dudaklarından bıkkın bir “Oh Christ…” dökülüyor. Ne ki muhabir inatçı. Belki de bunadığından şüphe ettiği Koca Çınar‘a Nobel’in ne mühim bir hadise olduğunu izah edecek. “Booker” diyor, “bunun yanında solda sıfır.” Lessing yine de kayıtsız. Onun tavırlarında, ancak kafi derecede görüp geçirmiş, ruhunu bir peygamber gibi terbiye etmiş erdemli kişilerde bulunabilecek bir tevazu var. Ödüle burun kıvırmıyor fakat kendisinin de söylediği gibi, neredeyse bütün ödülleri kazanmış seksen küsüründe bir sanatçı, hangi altın renki heykelcik ya da plaketle sahiden heyecanlanabilir? Onun mutluluğu, yardımcısının taşıdığı enginarları çürütmeden lezzetli bir yemek yapmakta gibi.

Lessing’in Nobel konuşmasına, Türkçe tercümesi ile -sağolsunlar- Bianet‘ten ulaşmak mümkün. Bu gerçekçi metin, aynı zamanda Nobel ödülü kazanan en yaşlı kişi de olan Lessing’in, seleflerinin ödül konuşmalarına nükteden vefakat sert eleştirilerle dolu:

Yakın zamanda ödül almış kişilerin konuşmalarına bakıyorum.
Muhteşem Pamuk’a bakın mesela. Babasının bin 500 kitabı olduğunu söylüyor. Yeteneği gökten inmedi. Bunun büyük gelenekle bağlantısı vardı.
V.S. Naipaul’a bakın. Eski Hint yazıtlarının ailesi için ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Babası onu yazmaya teşvik etti. Ve İngiltere’ye gittiğinde, doğal olarak British Library‘i kullandı. Yani büyük geleneğe yakındı.
John Coetzee’ye bakalım. O bu büyük geleneğe sadece yakın değil, geleneğin ta kendisiydi: Cape Town’da edebiyat öğretmeniydi. Ve onun sınıflarından birinde olmadığım için çok üzgünüm. O harikulade, cesur, gözüpek beyinin sınıfında…

Lessing’in Pamuk için kullandığı muhteşem sıfatında kinaye sezsem de ben garip biçimde gurur hissediyorum.

İlave

Youtube’da ve Nobel’in sitesinde, ödül alan kişilerin bilgilerine, konuşma metinlerine ve teknik olanakların geliştiği yıllardan itibaren video görüntülerine kolaylıkla erişebiliyoruz.

Steinbeck ve Hemingway’ın konuşmalarını da bu metne eklemeyi uygun gördüm. Eserlerini sevdiğimiz, fakat belki de beslediğimiz derin saygı yüzünden mitolojik kahramanlara benzettiğimiz iki büyük yazarın seslerini duymak, edebiyat üzerine düşüncelerini kendi seslerinden işitmek, umarım sizin de hoşunuza gider:

Sonsözü Hemingway söylesin:

Nihayetinde yazmak, yalnız bir hayat demektir.

(Ve Alkışlar)

Send this to a friend