Tanıdığım çoğu “iyi” izleyicinin en tutkulu hayali, bir gün kendi filmini çekebilmektir. Benzer biçimde “iyi” okurlar da bir gün kendi kitaplarını yazmak isterler. Bu sanırım, son derece doğal bir arzudur. İlgi duyduğumuz bir türün sadece takipçisi değil, yaratıcısı da olmak isteriz. Benim de benzer Word dosyalarım bolca vardır muhtelif klasörlerde. Bazılarımız ise bu kritik eşiği atlayıp ilk “kısa film”, ilk “roman” gibi heyecanları tadarlar. Herhalde bunlardan da pek azı üretkenliklerini sürdürüp hayatlarına bu istikamette bir yön verebilirler. Dolayısıyla izleyicilikten projeciliğe, oradan kısa metraja ve sonrasında uzun metraj filmciliğe doğru daralan bir filtreleme vuku bulur. Bazen talih, bazen kişisel yükümlülükler, elbette geçim derdi ve sanırım çoğunlukla da yetenek bu filtrenin belirleyenleri olur. Bu durum aynı zamanda, geniş tüketici kitlesi ile tepedeki dar üretici kümesi arasında bir sanat hiyerarşisini de bina eder. İşlerin her zaman bu sertleşmiş kalıplar içerisinde cereyan etmediği durumlara tesadüf etmek ise, meseleye bizim için başka ve bence mühim bir soruyu daha dâhil ediyor sanırım. Buna az sonra geleceğim.

İşte Blank City, bu anlamda epey zihin açıcı bir belgesel. 70’lerin ikinci yarısında New Yorklu avangard sinemacıları ve bunların filmlerini anlatıyor bize. Sık sık Jim Jarmusch, Deborah Harry, Steve Buscemi ve John Waters gibi aşina olduğumuz yüzleri ya da bu akımın içerisinde yer almış ve hep underground kalmayı yeğlemiş sanatçıları dinliyoruz. Bir yandan da ürpertici derecede kötü oyunculuklar ve yetersiz kaynaklarla çekilmiş; çarpıcı (hatta dehşete düşürücü) sayısız filmden kısa görüntülere şahit oluyoruz.

Bu şaşırtıcı filmlerin büyük güncel kıymet taşıdıklarını iddia etmek zor. Zaten bunları çekerken maksatlarının da uzun erimli etkiler bırakmak değil, izleyenin suratında bir şaplak bırakmak olduğunu sanıyorum. Ticari kaygılardan ve anaakım estetik normlardan son derece uzak bu (devrimci) filmler, amaçları film çekmek olan bir grup radikal sanatçının (müzisyenler, filmciler, sokak sanatçıları vb.), 70’lerin ikinci yarısının tekinsiz ve iflas etmiş New York’unu nasıl bir madene dönüştürdüklerinin vesikası. Dada’dan, Godard’dan, Sürrealizm’den, Rap’ten, Sade’dan, Punk’tan, CBGB’den, nihilizmden ve belki de bunların hepsini iç içe sunan büyük oyun alanları New York’tan ilham alan bu radikal sanatçılar cemaatinin sonu da, 80’lerin ortasında ekonominin toparlanması ve New York’un daha “pazarlanabilir” bir şehir olmasıyla gelmiş. Artan kiralar ve yaşadıkları binaların yıkılması ile evlerinden olmuş çoğu. Bir kısmı AIDS veya uyuşturucudan yitirmiş yaşamını. (Tezat ve tuhaf biçimde, bizim sanat âlemimiz ise ancak mutenalaştırma eşliğinde yayılabiliyor kente; en azından Gezi’ye kadar böyle idi.)

Fakat hepsi için, iftihar ettikleri bir dönemi tecrübe etme fırsatı olmuş. Super 8 kameralarını ellerine alıp, kurumsallaşmış bilgileri hiçe sayarak, büyük bir cüretle, çekmişler de çekmişler. Oyunculuğun zayıf, ekipmanın yetersiz, senaryonun havada kaldığını bilerek ve hatta bunları kimi zaman tercih dahi ederek, ciddiye aldıkları işler çıkarmışlar. Sonic Youth çalmış, Vincent Gallo oynamış, Jean Michel Basquiat boyamış… Ortada şahane işler yok belki ama farklı alanları farklı kılan sınırların eridiği, muhafazakâr tutumların aşıldığı, dayanışmacı bir çağ yaşanmış. Velhasıl popüler alana da pekâlâ çok sayıda isim hediye etmişler.

Belgeselin içeriği hayli zengin. Türlü türlü okumalara da açık elbette. Fakat o “serbest nazım” filmleri görmek, o her güçlüğe “canı cehenneme” çeken kadın ve adamları dinlemek bende bir parça burukluk hissine de yol açtı. İşte az önce yukarıda bahsettiğim soruyu şimdi ve bu hisle sormak istiyorum. Madem esaslı işler için illa büyük bütçeleriniz, iyi tasarlanmış senaryolarınız, kusursuz oyunculuğunuz şart değil; o halde neden bizim fikirlerimiz lafta kalır veya hayata geçenlerin çoğu da aşırı çalışılmış ve büyük iddiaları altında ezilen ürünlere dönüşür? Bu sorunun daha büyük ve toplumsal bazı başka sorularla ilişkisi, umarım bizi kaderciliğe itmiyordur.

Send this to a friend