Bazıları geçmişlerini unutmayı seçerler, bazıları da geçmişlerindeki kişiler ve görüntülerle, hayaletleriyle yaşamayı başarırlar. Bir tür kadercilik mi, yoksa yerleşik iç huzurun göstergesi mi? Benim durumum hiç öyle olmadı. Geçmişime hapsolmuş, saplanıp kalmıştım. Acı çekmiştim ve kendimi o geçmişi anlamaya adamıştım. Geleceğimi, uçurumlar ve vadiler arasında, hiç yılmadan, çatlakları birleştirebilme ve gediklerin içini doldurabilme çabasıyla kurdum. İnatla bir anlam vermeye çalıştım, hiç de anlamı olmayana. Bütünlüğünün bozulmasına hep direndim. Neye yaradı bu kadar fırtına?

Dünyaya gelirken seçemediğimiz şeyler var; dinimiz, dilimiz, milletimiz ve cinsiyetimiz. Yine seçemediğimiz aileden direkt geçen din, dil, millet ve cinsiyetin getirdiği rollerle açıyor insan gözünü hayata. Zaman ilerledikçe ailenin özellikleri daha çok öne çıkıyor. Ailenin önem verdiği değerler, değerlerin sebebini anlayamayan çocukların omzuna yükleniyor. Kimi çocuk sorgusuz sualsiz ona söylenilenleri kabullenirken, kimisi onları anlamlandırmaya çalışıyor. Elif Güney Pütün de neden annesiyle yaşayamadığını, babasının neden sürekli uzakta olduğunu, kız çocuk olmayı, babasının kızı olmayı, namusu, davayı ve sürgünde yaşamayı sorguluyor yıllarca. Bir Odadan Bir Odaya kitabında, gölgeler içinde geçirdiği yılları önce küçük bir kızın kaleminden anlatıyor. Gölgeler silüet kazandıkça kalemi de büyüyor, cümleleri keskinleşiyor. Babasıyla hesaplaşmasını toplumun gözündeki Yılmaz Güney portresini zedelemekten çekinmeden yapıyor. Yaşamaya mecbur bırakıldığı hayatın faturasını çıkartıyor. Dürüstçe. 

Odaların birinde, sakallı, sert bakışlı, elinde tüfekle bağdaş kurup oturmuş bir adamın kocaman bir fotoğrafı var. Siyah beyaz.
Onun, benim babam olduğunu söylüyorlar. Bundan, babamın önemli bir kişi olduğunu anlıyorum.

Ona yaşattığı hislerle değişen ve gelişen bir sürü ismi oluyor babasının. Halasının evindeki fotoğrafta tanışıyor önce babasıyla. Sonra cezaevi ziyaretleri. “Benimbabam” o zamanlar. Cezaevinden çıktıktan sonra erkek kardeş ve üvey annenin yanında beraber geçirilen kısacık zaman dilimleri. Babasının saç örgülerini kesmesi, tekrar cezaevi, baba evine zorunlu taşınma, hayal kırıklıkları ve “Gölge baba” zamanları. Fransa’ya sürgüne gidiş, üç yıl zorunlu beraberlik. Tanışmalar, tartışmalar ve “Baba” zamanları.

Bir gün okulda yabancı dil hocası beni azarlıyor.
Adıma ihanet ediyormuşum!
Bu kadar büyük bir adamın kızının başarılı olması şartmış.
Ne kadar kötü bir kızmışım ben.
Yazıklar olsunmuş!

Ondan babasının kızı olmasını sadece çevresindekiler değil, babası da istiyor. Yılmaz Güney onu hastanede ilk gördüğünde, annesinin koyduğu Elif isminin yanına Güney ismini eklemiş. Belli ki, sinemadaki kimliği ile kızının bir bağı olsun istiyor. Dava adamı kimliğinin kızına da geçmesini beklediği için ona sürekli sosyalizmi, komünizmi, Lenin ve Marx’ı soruyor. Elif ise bunlarla hiç ilgilenmiyor. Toplumsal varoluşun öncesinde, o önce kendi varlığını sorguluyor.

Bir odadan bir odaya geçiyorum, bir günden bir güne geçer gibi.

Çevresinde olan bitene kayıtsız kalabilmek için sık sık beynini uyutmaya, can sıkıntısını bastırmak için de aşırı yemek yemeye başlıyor Elif. Bu da babasıyla arasında yeni bir soruna sebep oluyor. Hem şişman olduğu için hem de hiçbir şey bilmediği için alay ediliyor.

Benimle kimse ilgilenmez.
Ben, birinin dikkatini sadece ismimden dolayı çekebilirim,
kendi halimle değil.
Hem zaten kimim ki ben?
Falancanın kızıysan hareketlerine dikkat etmelisin!

Elif’e aşık olan bir çocuk vardır. Mektuplaşırlar. Babası yakalar ve “Yılmaz Güney’in kızı olduğu” için çocuğun ona aşık olduğunu söyler. Derhal sonlandırmalıdır bu ilişkiyi. “Babasının kızı olmak” sadece karakolda bekletildiğinde ya da sokakta “katil kızı” dediklerinde canını acıtmaz artık. Aşk hayatında da karşılaştığı bu tanımlama onun bütün var oluşunu kaplar.

Eğer gökkuşağının altından geçebilirsem erkek olurmuşum. O günden sonra, gökkuşağı görebilmek için hep gökyüzüne bakıp duruyorum ve her seferinde altından geçebilmek için koşup duruyorum ama şimdiye kadar hiç olmadı.
Yine de umudumu kaybetmiyorum.
Günün birinde geçebileceğim ve Benimbabam benimle gurur duyacak, gölge anneciğim beni yanına alacak.

Babasının gözüne girebilmek için onu erkeğe dönüştürecek gökkuşağının peşinde koşuyor Elif. Çünkü babasının erkek kardeşine gösterdiği ilgi ve sevgiyi gördükçe, bütün sorunu kız çocuğu olmasına bağlıyor.

Birbirimizin yanından geçtik, bir günden bir güne geçer gibi.

Babasını tanımak isteyen küçük bir kız çocuğu… Babasının sinemaya olan tutkusunu ve davasına sadakatini bilen ama kendisine verdiği değeri hiç öğrenemeyen küçük bir kız çocuğu. Yan yana geçirilen günlerde birbirine teğet geçen yaşamlar.

Babası cezaevinden ona mektup yazmadığı için, cezaevinde mektup yazmanın yasak olduğunu sanan Elif, büyüyünce babasının filminde buluyor kendini. Elif için Canlı Hedef / Kızım İçin babasının ondan özür dilediği film.

Başrol oyuncusunun bir kızı var. Adı, benimkiyle aynı. Bir yetimhanede kalıyor, sekiz yaşında, uzun siyah örgüleri var. Kız, onun babası olduğunu bilmiyor. Adam, “iyi kalpli bir bey” olarak ziyarete geliyor! Bir gün, Elif’le neden bu kadar yakından ilgilendiğini soran öğretmene, baba şöyle cevap veriyor:
“Elif, benim kızıma çok benziyor, onun da adı Elif’ti.”

Send this to a friend