Unutmanın bir kültür hâlini aldığı şu günlerde, hafızanın kendisi de bir unutma aygıtı olarak yeniden tanımlanmış durumda. Tutulamayan yasların mühürlenen dudaklarda ve giderek ağırlaşan yüreklerde gizlice avuntu bulmaya çalışması bile imkânsız hâle geldi neredeyse. Sesini biraz olsun yükseltmek isteyenlerimiz de bugün ne giysem, yemeği en güzel kim pişiriyor, evini en güzel kim temizliyor ben karar versem diyenlerle; kim-nerede-kiminle-ne zaman-ne yapıyor diye meraktan ölen, tuttuğu takımı kutsal kitap ilan edip karşı takımın taraftarlarına cihat bayrağını çeken, aynı diziye sanki önceki gece başka kanalda 300 dakika kitlenmemişcesine adı farklı oyuncuları güzel diye ertesi gece de müptela olan-gillerle aşık atacak kuvvette değil nihayetinde.

Peki ne yapalım? Ağaçları koruyalım, çocuklarla çocuk olalım, gazetecilerimize sahip çıkalım, hocalarımızın yanında olalım… Sonra da bir bakalım; bir, iki, üç tıp oynayalım.

“Susma sustukça sıra sana gelecek” ifadesinin anlamının bir hayli değiştiği bugünler belki de susma, hatırlama ve kayıp gibi kavramlar üzerine düşünmek için paha biçilemez bir değerde. Unutmanın bu kadar kolay olduğu zamanlarda ihtiyacımız olansa bizi sarsacak, düşündürtecek, hüznümüzü de acımızı da gereği gibi dışa vurdurtacak ve (umut o ki) sorular sorduracak anımsatıcılar belki de. Bu noktada devreye ne giriyor diye sorarsanız da, kimilerinizi son derece şaşırtacak bir cevap verebilirim: Tabii ki de sanat. Hani “Sanat da topluma mı hizmet edermiş? Bu kadar acı yaşanıyorken sergi gezmek, bir resmi saatlerce tartışmak da neymiş?” sorularında itham edilen, o son derece kuşku uyandırıcı kavram var ya, işte o.

Şiddet dolu bir ülkede yaşarken sanki şiddet gerçekleşmiyor gibi davranamazsınız. İşte bu yüzden sanatın bir çeşit denge yaratması gerektiğini düşünüyorum. Ticari olmayan bir yaklaşımla, tüm bu acımasız kayıpların dışındaki bir mekânda, anlam yaratabilecek bir sanat ortaya koyabilmek mümkün olabilir. Ve bu anlam, çetin sorular sormamız ve belki de, bu sorulara birtakım cevaplar bulmamız için bize yardımcı olabilir. Sanat cevap vermez, yalnızca soru sorar.

Yukarıdakiler Kolombiyalı heykeltıraş Doris Salcedo’nun sözleri. Ülke tarihi Türkiye’ninkiyle şaşırtıcı benzerliklere sahip Kolombiya’da ve çeşitli ülkelerde yas, acı, travma odaklı işlere imza atan ve eserleri MOMA, Tate gibi dünyaca ünlü müzelerde de sergilenen Salcedo’nun pek çok önemli çalışması kamusal işlere dayanmakta. Sanatı ötelemenin bir duyarlılıkmışçasına sunulduğu toplumumuzda Salcedo’nun bu ‘sanatsal’ çalışmalarını yakın gözlüklerimizi takarak takip etmek hayati önem taşıyor.

Doris Salcedo

Doris Salcedo

Sanatçının 15 yıl boyunca üzerinde çalıştığı kamusal eserlerden belirli bölgelere özel olarak yaratılanları, Doris Salcedo’s Public Works adlı bir belgesele konu oldular. Salcedo’nun halka açık yerlerde sanat yapmak üzerine olan düşünceleriyle başlayan belgesel, söz konusu eserler ve hazırlık süreçlerinin Salcedo ve ekibi tarafından aktarılmasıyla devam ediyor.

Kamusal işler halka açık alanlarda gerçekleştiği için fazlasıyla zorlayıcı ve talepkârdır. Kendi stüdyonuzdaki gibi hata yapma şansınız yoktur. Oradasınız ve kesinlikle çok dikkatli olmalısınız.

Bu işlerde etkileşim içinde olan çok fazla unsur var. Yani orada olan, yalnızca benim algıladığım, bir müze ya da galeri alanında bahsetmeyi istediğim hikâye değil. Bakıyorsunuz ki şehirde bir şeyler yaşanıyor ve her izleyenin o belirli alana ve o belirli olaya ilişkin bir anısı var. Bu da aradaki ilişkiyi zenginleştiriyor.

Belgeselde gösterilen çalışmalardan ilki Untitled (İsimsiz) başlıklı eser. Salcedo’nun bu çalışması aslında 13 Ağustos 1999’da barış aktivisti, gazeteci ve satirist Jaime Garzón’un öldürülmesinden sonra gerçekleştirdiği kamusal bir müdahaleyi imliyor. Salcedo, bir grup sanatçı ve Garzón’un kardeşleriyle bir araya gelerek gazetecinin evinden öldürüldüğü yere kadar ters çevrilmiş ve duvara çivilenmiş güllerden bir hat oluşturuyor.

Bir diğer iş de Noviembre 6 y 7 (6-7 Kasım). M-19 gerillalarının Bogotá’daki Adalet Sarayı’nı kuşatmalarının 17. yıldönümünde, 280 kadar sandalye Salcedo ve ekibi tarafından Saray’ın çatısından indiriliyor.

Kuşatmanın hikâyesi de şöyle: 1985’te 300 kadar kişiyi rehin alan gerillalar, yaşanacaklar hakkında önceden bilgilendirilmiş fakat herhangi bir önlem almamış Kolombiya ordusunun saldırısına uğruyor. İki taraf arasındaki çatışmada aralarından sivil, asker ve gerillaların olduğu 100’den fazla insan yaşamlarını kaybediyor.

Belgeselde kimi İstanbulluların hatıralarındaki işlevsel ve kolektif unutuş tozunu silkeleyebilecek bir eser de mevcut. Salcedo’nun 8. İstanbul Bienali için hazırladığı Untitled (İsimsiz) başlıklı yerleştirme, Karaköy Yemeniciler Caddesi’ndeki iki bina arasına sıkıştırılmış 1550 kadar ahşap sandalyeden oluşuyor. İstanbul’daki göç ve yer değiştirme olaylarını irdeleyen bu çalışmanın oluşum süreciyle ilgili Salcedo şunları anlatıyor:

Şehri geziyor ve harabelerle dolu bir bölgede yürüyordum. Merkezi bir bölgede bu kadar harabeye rastlamak beni şaşkınlığa uğrattı. Böylesine kalabalık bir bölgede, bu kadar çok terk edilmiş bina olması anlamsızdı. Bu binalar Yahudi ve Yunanlıların evlerini terk etmeye zorlandığı şiddet dolu bir geçmişin mirasıydı. Bu çalışmayı tetikleyen belirgin tek bir olay değil, 50 yıldan fazladır süregelen çok katmanlı bir olaylar dizisiydi.

Salcedo hazırlık sürecinde sandalyelerin renk ve dokularına göre gruplandırılması ve yerleştirilmesi konusunda da son derece hassas davranmış:

Bu savaş niteliği olan bir çalışma; rasyonel bir iş, kesinlikle akılcı. Nihayetinde de kaotik, organik ve acı verici. Fakat soğukkanlılıkla tasarlanmış ve planlanmış.

Neither (Hiçbiri) adlı çalışmadaysa duvarları tel örgüden parmaklıklarla kaplı bir odayı görüyoruz. Eser, Guantánamo’daki Kamp Delta gibi gözaltı merkezlerinin bir anımsatıcısı olması için oluşturulmuş.

Burada eve vardığımda hissettiklerimi ifade etmek istedim. Beni koruyan bir duvarım var. İçeride olmaya hakkım var, hayatımı yaşayabileceğim bir yerde. Hepimizin (var)olabileceğimiz bir yere ihtiyacımız var. Amerikalıların duvar yapmakta kullandığı ağ gözeneklerinin birebir kopyasını kullanmak için ısrar ettim. Dışarı ve içeri arasındaki belirsizliği yaratmak için her metrekareye bin ton uygulandı.

Neither’a benzer biçimde, bir odaya yapısal olarak odaklanan başka bir iş de Abyss (Boşluk). İtalya’nın Turin bölgesinde bulunan Castello di Rivoli (Rivoli Kalesi)’nin galerilerinden birinde yer alan bu eserde, galerinin tuğla tavanı neredeyse yere kadar uzatılarak baskıcı bir ortam yaratılması hedeflenmiş.

Salcedo’ya göre Abyss ve Niether gibi işler birer karşı-mimari örneği: “Mimari sembolik olduğu için ben de bu karakteristiğini vurgulamak istedim.”

Shibboleth ise Salcedo’nun kalıcı iz bırakmak tanımını harfi harfine karşılayan işlerinin başında geliyor. Tate Modern’deki Turbin Hall (Türbin Salonu)’un zemininde açılmış 167 metre uzunluğundaki bir yarık olan bu eserde sanatçı, toplumda bugün hâlen var olan sömürgecilik sonrası çatlaklara dikkat çekmeyi amaçlamış.

Eserin belki de kimilerimize yabancı gelebilecek başlığı, İncil’de anlatılan bir katliama atıfta bulunuyor.

İnsanlar Shibboleth demeye zorlandılar ama yapamadılar, Sibboleth diyebildiler ve o an oldukları yerde öldürüldüler. Aynı şey Kolombiya’da da yaşandı. İnsanlara Saragossa’yı, İspanyolların söylediği gibi Sarahossa şeklinde söyletmeye çalıştılar ama bunu yapamayız.

Salcedo başlığın başka bir işaret noktasını daha gözler önüne seriyor:

Başlık, sınırı geçerken, farklı biri olarak kabul edildiğinde gerçekleşen ölme durumunu işaret ediyor. Sen “ötekisin”.

Ne zaman şiddet dolu bir olay yaşansa bunun bir yara izi bıraktığını düşünüyorum. İnanıyorum ki bu işin en önemli parçası yaranın kalıyor olması, olayın hatırası hâlâ orada. Çünkü Avrupa sınırını geçmekte olan göçmenler her gün ölmeye devam ediyor. Bu yüzden yaranın kalıyor olması önemli.

Shibboleth’in en çarpıcı yanıysa bugün Tate Modern’e gittiğinizde yarığı göremeyecek olsanız bile yarığın bıraktığı izi hâlen görebiliyor olmanız.

Acción de Duelo (Düello Eylemi) adlı eser içinse Doris Salcedo’yu harekete geçiren Kolombiya’nın gerilla eylemleriyle yüklü tarihinden su yüzüne çıkan bir sayfaydı. 29 Haziran 2007’de yapılan resmi bir açıklama 2002 yılında kaçırılmış ve o tarihten beri kayıp olan 11 Kolombiyalı meclis üyesinin gerillalarca öldürüldüğünü doğruluyordu. Salcedo bu olayı protesto etmek amacıyla Bogotá’daki Plaza de Bolívar (Bolívar Meydanı)’a yaklaşık 24.000 mum dikmeye karar verdi.

Kolombiya’da o kadar çok katliam yaşanıyor ki artık bunlara tepki gösteremez hâle geldik. Daha barışçıl bir toplumda herhangi bir trajik olay vuku bulduğunda insanlar çiçek ve mumlar getirerek üzüntülerini bir şekilde dile getiriyor ve görünür kılıyorlar. Buradaysa uyuşturulmuş olduğumuzu düşünüyorum. Artık böyle bir tepki verme ihtimalimiz yok. Bu işte mumları mükemmel bir düzen içinde dizmek istedim ki bunu insanların gerçekleştirdiği spontane bir eylem olmadığı anlaşılsın. Bu bir kişinin olanlara tepkisini gösteriyor. Sonra yüzlerce insan çıkıp geldi ve her muma hayat getirmek üzere bana yardım ettiler.

Belgeselin son işiyse, Salcedo’nun 2013 yılında başladığı, aslında bir model olarak gördüğümüz ve çalışmaları günümüzde de devam eden işi Palimpsest. Amerika’da giderek artan silahlı saldırılar sonucunda hayatını kaybeden kişilere, özellikle de çocuklar ve gençlere adanmış bir iş bu. Silinip yeniden yazılabilen parşömen anlamına gelen başlık, kuşku yok ki yaşananların izlerinin ne olursa olsun silinemeyeceğini tıpkı Shibboleth’de olduğu gibi gözler önüne sermekte.

Çocuklarını kaybeden annelerle görüştüm. Onlar gerçeğin, kaybın ve dayanılmaz acının rahatsız edici anımsatıcılarıydı. Bu yüzden de toplumun dışına ve ayrı bir yere itilmişlerdi. Tam da bu sebeple, sanıyorum ki onları merkeze, şehrin, şehirde bir sanat eserinin merkezine taşımak büyük bir önem taşıyordu. Mekân olarak bir meydan seçtim, çünkü meydan şehrin kendi hakkında düşünebildiği bir yerdir. Bu meydanın zemininde su damlaları belirecekti. Sanki yeryüzü öldürülen çocukların isimleri haykırıyormuş gibi. 10-20 yıl kadar önce ölenlerin isimlerini yere boyayla silik bir şekilde yazmayı düşündüm, neredeyse okunamayacak bir biçimde. Bu isimlerin üstündeyse su damlalarıyla yeni bir metin belirecekti. Şiddettin yakın dönemdeki kurbanlarının ismi su ile yazılabilirdi. Çalışmanın adı bu nedenle Palimpsest; İki katmanlı bir metne sahipsiniz; bir metin unutmak istediğimiz, hatırlamak istemediğimiz için yok edilmiş. Kasıtlı olarak o anıyı toplumdan silip atıyoruz ve sonra diğeri, daha yakın zamanlı olan anı suda gözyaşı döküyor.

Sanırım yalnızca kamusal işlerim değil, eserlerimin tamamı yas tutmak üzerine. Yas ve yas tutmakta olan kişinin durumu. Ne zaman bir insan öldürülse içimizde bir boşluk meydana geliyor. Bu boşluğun dile getirilmesi gerek. Bu, Kolombiya ya da kayıpların binleri aştığı, her gün toplu mezarların ortaya çıktığı diğer ülkelerde özellikle önem teşkil ediyor. Öldürülen kişilerin insaniyetini ortaya koyan tüm cenaze ritüelleri kayıp durumda. Bunların bir yere yerleştirilebilmesi gerekiyor. Bir sanatçı olarak bunları işaret etmek vazifelerimden biri. Benim görevim de bu.

Sanatın aktarım gücünü büyük bir ustalıkla kullanan Doris Salcedo’nun belgesele konu olan işlerinin en az Kolombiyalılar kadar bizlerin de sinir uçlarına dokunduğu kesin. Belki de bizlerin de var ol(a)mayan kamusal işlerimiz üzerine biraz kafa yormamızın, biraz da hafızanın havını tersine taramamızın zamanı gelmiştir, kim bilir…

Send this to a friend