Yenilikçi müziğin macerası yaklaşık yüz elli yıl öncesine dayanır. Aydınlanma’nın çocukları, önce Romantizmle, sonra da Dadaizm ile isyan bayrağını açmaya başlar. Geleneği yerden yere vuran manifestolar yeni yüzyılın hemen başında ilan edilir. Amerikalı ve Avrupalı mucitlerin, mühendislerin ve girişimcilerin ağırlıklı olarak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren geliştirdiği aygıtlar, yirminci yüzyıl müzisyenlerine yeni bir müzik yaratmaları için gerekli teknolojik altyapıyı sunar. Yeni enstrümanlar üretilir. Zincirlerini kırmış müziksel yaratı ilhamını teknolojiden almaya başlar. Heyecana kapılan besteciler bu yeni enstrümanlarla deneyler yapar. Yeni müzik, yüzyıl ortalarında farklı ekollere ayrılmaya başlamıştır bile; gelişim çağını tamamlamış, farklı fikirler ve yöntemler barındıran bir yapı haline gelmiştir. Ses kayıt bandının icadı ve nihayet bilgisayarın yaygınlaşmasıyla bu çabalar sadece kendini değil, temas ettiği her türlü müziği değiştirir; zamanın akışına, değişimin çok hızlı olduğu bir dünyaya hazırlar. Günümüzde, elektronik müziğin, en azından teknik açıdan, nüfuz etmediği bir müzik türü neredeyse yoktur.

image001Birçok tarih yazımında olduğu gibi, elektronik müzik tarihinde de başlangıç noktası tartışmalı bir konudur. David Dunn bir Cizvit papazı olan Jean-Baptiste Delaborde’un 1759’da geliştirdiği “Clavecin Electrique” ile başlar, İlhan Mimaroğlu ilk olarak yine bir Cizvit papazı olan Anthanasius Kircher’in geliştirdiği, ses basamaklarını ve sürelerini sayılara çeviren aygıttan bahseder; Cahill’in Telharmonium’unu veya Leon Theremin’in Theremin’inini başlangıç noktası olarak kabul edenler de az değildir. Bu yazı dizisinde kesin bir başlangıç noktası kaygısı taşımadan, on dokuzuncu yüzyıl sonundaki isyankâr ruh haline genel bir bakış atıp, yenilikçi sanatçıların doğuşuna ve çoğalmasına destek veren teknolojik gelişmelerden ve katı müzikal önyargıları hedef alarak, zihinsel bir devrimin tohumlarını atan ve sonraki kuşakları ateşleyen müzisyenlerden, sanatçılardan ve akımlardan dem vuracağız.

Elektronik müzik, yenilikçi müzisyen ve sanatçıların yıktığı kalıplardan ve açtığı kapılardan doğmuştur. Arnold Schoenberg, John Cage, Marcel Duchamp, James Joyce, Kandinsky ve Picasso gibi yenilikçi sanatçıların her biri, ilk önce büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Geleneğin savunucusu konumundaki akademiler onları müzisyen, ressam ya da yazar olarak görmez; on dokuzuncu yüzyılda sanat tüketicisi haline gelmiş burjuva onları pek ciddiye almaz; kendilerine yabancı buldukları için halk da onlara ilgi göstermez. Ancak sanatçılar kendi özgün dillerini yaratarak tüm bu karşıtlıklara direnir. Sanatı döküldüğü kalıplardan kurtarmak istemek, aslında biraz da o kalıbı şekillendiren zihniyetten kurtulmak istemektir.

YÜZYIL DÖNÜMÜ

Adolf_Friedrich_Erdmann_von_Menzel_021

Adolph von Menzel, Eisenwalzwerk (1872/75) Alman ressam Menzel’in Demir Haddehanesi tablosu Sanayi Devrimi’nin yarattığı cehennemvari koşulları en iyi yansıtan eserlerden biri.

Modern Sanatın Kökleri: İsyan Her Yerde

scream_3Fonografın, telefonun ve radyonun icadından, Sembolizm akımına, Schoenberg’in on iki ton sisteminden Duchamp’ın serginin ortasına ters çevirip koyduğu pisuara kadar birçok “yenilik” ve “yozlaşma” barındıran; on dokuzuncu yüzyıl sonlarından Birinci Dünya Savaşı’nın başlarına kadar Avrupa ve Amerika’da ağırlığını hissettiren isyan ve başkaldırma dönemi, birçok modern sanat dalının köklerini barındırır. Bu yazıda çağın genel zihniyetini resim, edebiyat ve müzik alanlarından örneklerle tasvir etmeye çalışıp, elektronik müzik tarihine odaklanacağız. […]

Yazıya git →

Endüstri Çağının Zirvesi: 1900 Paris Dünya Fuarı

expo-uni-palais-delectriciteEiffel Kulesi’nin açılışından iki yıl önce, 1887’de, bir grup yazar ve ressam, “kızgın halkın çoktan ‘Babil Kulesi’ ismini taktığı bu gereksiz ve canavar kılıklı Eiffel Kulesi’nin Paris’in göbeğine dikilmesini” protesto eden bir mektup yayımlamıştı. Değişen beğeninin savunucusu olarak Gustav Eiffel ise “endüstriyel bir güzelliğin doğmaya yüz tuttuğu” bu zamanda, “Eiffel Kulesi’nin muazzam şeylerin büyüleyiciliğine ve zarafetine sahip olduğu”nu söyleyerek bildiriye yanıt vermişti.[…]

Yazıya git →

İcatlar sinsilesi: Telgraf, mors, telefon, radyo, jukebox

1900’lerin  başında Amerika, Eski Kıta’nın çekişmelerinden hem coğrafi hem de siyasi açıdan uzak, kıtaya gelen herkese bir Amerikan Rüyası vadeden yenilikler ülkesi konumundaydı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan icatların büyük bir çoğunluğu Amerikalı mucitlerin eseriydi. Yeni buluşlar Amerikalıların pazarlama dehası ile birleşip hızlıca paketleniyor ve tüketicinin kullanımına sunuluyordu. (Yayımlanmadı)

 

Edison ve Fonograf

İnsanlığa yeni buluş heyecanını bolca yaşatan en ünlü mucitlerden biri de hiç kuşkusuz Thomas Alva Edison’dur. Yaptığı icatların yanı sıra aldığı çok sayıda patentle de ünlü olan Edison, insanlığı karanlıktan kurtaran icadından iki yıl kadar önce, müzik deneyimini derinden değiştirecek olan buluşunu yapar: 1877 yılında “fonograf” ismini verdiği, sesleri ince bir kalay yaprağı üzerine kopyalayan aygıtı geliştirir. (Yayımlanmadı)

Cahill ve Telharmonium

6 Mart 1906’da mucit Thaddeus Cahill’in “elektrik aracılığıyla mükemmel bir müzikal ifadeye sahip, kaliteli ve güçlü sesler üreten ve müziği merkezi bir istasyondan farklı konumlardaki dönüştürücü enstrümanlara ileten, yani müziği elektrik yolluyla dağıtan kocaman bir nesne” olarak tarif ettiği Telharmonium’un ilk gösterimini yapar. Bach, Beethoven, Schumann ve Schubert’den oluşan repertuarın ardından dinleyiciler salondan memnun ayrılır. Gazetelerde çıkan haberler de hayli olumludur; enstrümanın çıkardığı ses sade, temiz, şirin ve hatta mükemmel bulunur. (Yayımlanmadı)

Theremin

(Yayımlanmadı)

FİTİLİ ATEŞLEYENLER

kandinsky_gugg_0910_05

Kandinsky’nin bir Schoenberg konserinden esinlenerek yaptığı tablo: Impressions III (Concert), 1911

Elektronik müziğe uzanan yolda teknolojik gelişmelerin ve icatların önemi tartışılmaz, ama araçlar, yeni müziklerin varlığını açıklamada tek başına yeterli olmaz. Asıl iş, yeni aletleri kullanarak yeni müziklerin, yeni ses dünyalarının peşinden koşacak, kendilerini geleneksel kalıplarla sınırlandırmayacak öncü müzisyenlere düşer ki onların da Batı müziğinin tarih sahnesine belirgin bir şekilde on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, yani elektronik ve hatta elektrikli aletlerin icadından ve seri üretiminden önce çıktığını görürüz.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlarına kadar Wagner, Debussy ve Strauss gibi sanatçılar yerleşik kalıpları esneterek, klasik Batı müziğinin rotasını az da olsa kaydırmaya başlar ve büyük yankılar uyandırır. Diğer yandan Stravinsky ve Satie gibiler klasik Batı müziğini esnetmek yerine nispeten rafa kaldırıp, kendi üsluplarının peşinden gitmeye başlar. Fütüristler gürültü müziğini savunur. Her cesur yenilik tarihe bir skandal olarak geçer. Yeni müzik fenomeni kendi nota sistemini kuran Schoenberg ile doruk noktasına ulaşırken, müzik teknolojilerinin sağladığı çok kısıtlı imkânlara rağmen yeni sesleri müziğine katmaya çabalayan Varèse, ufka elektronik müziği yerleştirir.

Wagner’in çığır açıcı epik operası Yüzük

Richard Wagner’in 1874’te ilk gösterimini yaptığı Nibelung’un Yüzüğü operası için, tek bir müzisyenin altına girdiği gelmiş geçmiş en büyük ve en hırslı proje denebilir. Ülkesinin ulusal ruhunu sanat yoluyla uyandırmaya baş koyan Wagner, dört bölümden oluşan ve ilk gösterimi dört gün süren bu müzikal drama için yaklaşık yirmi beş yıl çalışmış, İskandinav mitlerinden ve çeşitli efsanelerden yola çıkarak sembolik düzlemi çok güçlü on beş saatlik bir eser ortaya çıkarmıştı.[…]

Yazıya git →

Yaşlı dünyaya genç gelenler: Eric Satie ve Claude Debussy

Eric Satie ve Claude Debussy, 1890 yılında, biri yirmi dört, diğeri yirmi sekiz yaşındayken tanıştı. O dönemde Satie ünlü Le Chat Noir kabaresinde çalıyordu. Paris’in avangard çevrelerini mesken edinen Satie ve Debussy, Wagner’in etkisi altındaki zamane müziği beğenmediklerinden ve değişmesi gerektiğini düşündüklerinden tanışır tanışmaz iyi arkadaş oldular. Satie majör minör gamları belirleyen yarım ton aralığına takılmıyor, tam ton aralıklı notalarla süreyi bağımsızlaştırarak müziğe yeni ifadeler katıyor, Debussy de puslu armonik düzenini tuhaf melodik karakterlerle dolduruyordu.[…]

Yazıya git →

Başarılı Rezaletler

İlk modernist bale olarak da anılan Parade ile Cocteau’nun amacının,  Stravinsky’nin Bahar Ayini (Le Sacré du Printemps) ile yaşadığı succès de scandale’ın bir benzerini yaratmak olduğu söylenir. Yenilik peşinde yapılmamışı yapmak, bugün olduğu gibi geçmişte de tepkiyle karşılanıyor ve birçoklarınca “rezalet” olarak adlandırılıyordu. Ancak ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın, bazı rezaletler çok ses getirir ve kulaktan kulağa yayılıp efsaneleşerek “başarıya” dönüşür. Sex Pistols’ın Anarchy in the UK’yi gibi. Modernist müziğin ilk örnekleri de çoğu zaman tepkiyle karşılanmış, bazı gösteriler tarihe “skandal” olarak geçmişti.

Strauss ve Salomé

Mayıs 1906’da merak içindeki birçok dinleyici Richard Strauss’un Salomé operasını izlemek için Avusturya’nın Graz şehrinde toplanmıştı. Salomé’nin ilk gösterimi beş ay önce Dresden’de yapıldığından beri Strauss’un kabul edilemeyecek bir iş yaptığı konuşuluyordu. Kibar insanların yanında adı ağza alınamayacak İrlandalı yoz bir yazarın, İncil’deki bir hikâyeden yola çıkarak yazdığı bir oyuna dayanan bu gösteride, gençlik şehveti öylesine korkunç bir biçimde tasvir ediliyordu ki imparatorluk tarafından Viyana Saray Operası’nda oynanması yasaklanmıştı.[…]

Yazıya git →

İki kıta iki skandal: Armory Show ve Bahar Ayini

1913 yılı modernist sanatı daha görünür kılan iki skandala sahne olmuştu: Paris’te Bahar Ayini’nin yarattığı skandal ve New York’taki Armory Show sergisi. Eugène Delacroix, Vincent van Gogh, Paul Gauguin, Paul Cézanne, Edvard Munch, Claude Monet, Henri Matisse, Wassily Kandinsky, Pablo Picasso ve Marcel Duchamp gibi sanatçıların bulunduğu sergi için dönemin Amerikan Başkanı Roosevelt “Bu sanat değil!” derken, okyanusun öte yakasında bir Rus, Stravinsky, müzik alanında bu kez Avrupalıları sarsıyordu.[…]

Yazıya git →

Schoenberg

Enstrüman çalmayı ve nota okumayı kendi kendine öğrenen, sonata bestelemek için abone olduğu ansiklopedinin S sayısının gelmesini bekleyen Schoenberg, atonaliteye yönelen ne ilk ne de tek besteciydi. Atonalite, yani ton dışı seslerin müziğe katılması, on dokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren Batı müziğine çeşitli yollardan girmişti. Ancak Wagner, Mahler ve Strauss gibi kompozitörler bu ton dışı sesleri yaygın kullanılan akorlarla dengeliyordu. Onların müziğinde disonans ve konsonans birbirini destekleyici bir gerilimle birlikte var olurken, Schoenberg’e göre tonal sistem hastaydı ve artık işlemiyordu. (Yayımlanmadı)

 

İKİNCİ SAVAŞ, İKİNCİ BAHAR

David Tudor ve John Cage, Shiraz Festivali, 1971

David Tudor ve John Cage, Shiraz Festivali, 1971

Yarım yüzyıl içine yıkım gücü ve etki alanı çok büyük olan iki savaş sığdıran bir dünyada, Schonberg’in 12 ton müziği ile yarattığı canlanmanın devamı aynı yoğunlukta gelemez; ayrıca Varese’in buhranından da anlaşılabileceği üzere yeni icatlar müzikal üretimi coşturmaktan çok uzaktır. Ancak hem sıcak savaşın soğuması, hem de yeni kayıt tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, yenilikçi müzikte adeta bir ikinci bahar yaşanır. Bu bölümde, avant-garde, yani “öncü birlik” başlığı altında anılan, çoğu aynı zamanda mucit ve akademisyen olan müzisyenler üzerinden devam edeceğiz. John Cage, Karlheinz Stockhauzen ve Pierre Boulez gibi ikinci kuşak öncülerin ve Varèse ve Messian gibi “babaların” seslerini yüksek bir şekilde duyurmaya başladığı bu dönem, müzikal tabuların tamamen yerle bir edilmesine tanık olur.

İkinci Dünya Savaşı’nda Alman boyunduruğuna giren Paris’te, farklı ya da maceracı bulunan müziklerin, ya da Yahudilerin icra ettiği müziklerin yasaklanmasıyla (Schoenberg çifte yasaklı oluyor!) oluşan boğucu hava, savaşın sona ermesi ve Fransa’nın yeniden bağımsızlığını kazanmasıyla hızla dağıldı. İkinci Dünya Savaşı bitip de Soğuk Savaş başladığında müzikte bir devrimler, karşı devrimler, teoriler, polemikler, birliktelikler ve kopmalar patlaması yaşandı.  Modern müziğin dili neredeyse her yıl baştan icat ediliyordu. 12 ton kompozisyonu yerini total serializme bırakmış, oradan şans müziğinin yolu açılmış, ardından özgürce uçuşan tınıların müziği gelmiş, neo-dada oluşumları ve ekoller de kendine yer açmıştı[1].

Bu yıllarda Olivier Messiaen (1908-92) en önemli eserlerinden biri olan Turangalila senfonisi üzerinde çalışıyor ve Paris Konservatuarında öğrencilerine ders vermeyi sürdürüyordu. En yetenekli öğrencilerinden olan Pierre Boulez (1925-) 1946’dan 1948’e kadar İkinci Piyano Sonatı üzerinde çalışmış, ilk eserlerinde karmaşık ve incelikli biçimini oluşturmak adına önemli bir mesafe kat etmişti. Aynı yıllarda Radiodiffusion-Television Française’de çalışan Pierre Schaffer (1910- 1995) musique concrète hakkındaki ilk makalelerini yayımlamış, dönemin gramofonlarında kullanılan ağır siyah disklerin üzerine kaydedilmiş sesleri dönüştürerek yapılan bu yeni türün kurucusu olmuştu[2]. 1953’te Ampex tape recorder’ın bulunmasıyla müzikte resmen yeni bir dönem başlamış, bu tarihten sonra müziğe çok daha büyük bir hızla yenilikler gelmişti.

Yeni Müziğin Elebaşı: Varèse

Varèse laboratuar keşiflerinin müziği sıkışıp kaldığı çıkmazdan kurtaracağına ve besteciye geleneksel aletlere ve nota yazma sistemlerine gerek duymadan istediği gibi müzik üretebilme şansı vereceğine inanıyordu. Müzik ve sesler özgürleşecek, bağımsızlıklarına kavuşacaklardı. Geçmişin büyük eserlerini kötülemiyordu, sonuçta onun kökeni de oradaydı, ama o bu geniş ses bahçesine, başkalarına gülden ziyade bir kaktüs gibi görünecek olsa da, yeni bir çiçek eklemek istiyordu. (Yayımlanmadı)

John Cage

John Cage her yönüyle değişik müzik deneyimlerinin peşinden koşmasıyla, vida ve fındık gibi malzemelerle hazırladığı piyanosuyla, sıradaki notayı attığı zara, yıldız haritalarına ya da bilgisayardan türetilmiş sayılara göre şans eseri belirlemesiyle, David Tudor ve Merce Cunningham ile yaptığı işbirlikleriyle, ses bantları ve radyolarla yaptığı performanslarla ve gerçekleşen ve gerçekleşmeyen gösterileriyle, kendisinin de söylediği üzere, esasında avangarttan ziyade “deneysel müzisyen” tanımına daha uygun düşüyor.[…]

Yazıya git →

Delia Derbyshire

Delia DerbyshireElektronik müziğin kitlelere ulaşmasında ve yeni ses dünyaları kazanmasında büyük rol oynayan öncü bir ses heykeltıraşı olan Delia Derbyshire, 1960’lı yıllarda BBC’deki ses araştırmaları stüdyosu Radiophonic Workshop‘ta yarattığı yenilikçi seslerle ve 70’li yıllarda White Noise grubuyla devam ettirdiği müzik kariyeriyle, Aphex Twin’den Chemical Brothers’a kadar birçok elektronik müzik efsanesini etkileyen bir isim.[…]

Yazıya git →

 

 


[1] Ross Alex. Rest is Noise. s.386

Send this to a friend