Doğu-Batı ayrımından bu ayrım hiç yapılmamış gibi davranarak kurtulamayız, diyordu Edward Said. Ayrımlar yokmuş, hiç olmamış gibi davranmak onları daha kalıcı, daha keskin kılar. Ayrımlar yapılmış ve izlerini bırakmıştır. Dünya eşit olmayan parçalara ayrıldığı sürece de izler varlığını sürdürür. Said’in bize önerdiği, ayrımlar hiç olmamış gibi davranmak ya da ayrımın bir tarafına yerleşip mutlak, değişmez, apayrı bir kimliği savunmak değil, ayrımların bir hükümranlığa eşlik ettiği için bu kadar etkili olduğunu göstermekti. Ayrımın ardındaki görünmeyen tarihi, görünmeyen siyaseti, görünmeyen çıkarı açığa çıkarmaktı.
– Nurdan Gürbilek. Sessizin Payı. Metis: 2015. s.104

Nurdan Gürbilek’in Şubat 2015’te çıkan son kitabı Sessizin Payı, patikalarla manzara arasında bölünmüş, hem ara yolları keşfeden, hem de manzaradan ilham alan beş denemeden oluşuyor. Adalet, vicdan, merhamet, utanç ve kutuplaşma kavramlarını sırasıyla Dostoyevski, Tolstoy, Orhan Kemal, J.M. Coetzee ve Peyami Safa ile birlikte düşünerek, daima el koyulan sessizin (henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın) payını yazının geri alıp alamayacağını sorguluyor.

Unutulması yıkıcı olan, ama söz etmenin de yaralayıcı olduğu bir felaket sonrasında “Yazı Neye Yarar?” diye sorarak J.M. Coetzee’den Vüs’at O. Bener’e uzanan; adalet kavramını, Raskolnikov ve Kenan Evren ile birlikte sorgulayan; yanlış hayatın doğru yaşanıp yaşanamayacağını Adorno ve Tolstoy üzerinden tartışan; Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal’in karakterlerini merhamet bağlamında inceleyen denemelerinden bir diğeri de Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında ortaya koyduğu büyük yarılmayı Gezi’nin nasıl bir anlığına da olsa onardığını tartışıyor. “Fatih-Harbiye, Son Durak: Büyük Yarılma” denemesini iki alıntıyla açıyor Gürbilek:

Galatasaray’dan Tünel’e doğru yürüdüler. Neriman Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallelerinde oturanların çoğu gibi, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Gene Fatih uzakta, çok uzakta kalırdı. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’a Efgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kâbil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.
– Peyami Safa, Fatih Harbiye

En büyük meydan Taksim değil, Kazlıçeşme’dir.
– Başbakan, Haziran 2013

Peyami Safa’nın 1931’de yazdığı Fatih-Harbiye, cumhuriyetin iki ayrı hayat anlayışını temsil eden bir kültürel yarık üstünde yükseldiğini söylüyordu: Fatih ezan, Beyoğlu baloydu; Fatih saz peşrevi, Beyoğlu cazdı; Fatih ahşap, Beyoğlu taştı; Fatih hacı yağı kokusu, Beyoğlu parfümdü. Kendini “kutuplaşmanın dramı”nın yazarı olarak gören Safa, kutuplaşma zemininde ilerleyen, Fatih-Harbiye yarığını yeniden yorumlayan günümüz siyasetini öngörecek kadar ileri görüşlü müydü, diye sorarak başlıyor denemesine Gürbilek.

Gezi zamanında “Neleri eksik ki bunların?” diyerek Taksim’i imkânlı azınlığın, eziklik nedir bilmeyenlerin, tuzukuru şehirlilerin meydanı ilan eden iktidar, Kazlıçeşme’yi de yıllardır horlanmış, fakir ve inançlı milletin yeri olarak işaretledi (A.g.y., s.86). İktidar partisi, bu kutuplardan ihmal edilmiş olanı, “Fatih”i temsil ediyordu. Ancak Gezi protestoları sırasında, Fatih-Harbiye yarığına bir yorum daha getirilmişti:

2012’de Fatih Camii’nde namaz kıldıktan sonra bir zamanlar Fatih-Harbiye tramvayının katettiği yolu bu kez 1 Mayıs’ı kutlamak üzere Taksim’e doğru kateden eylemciler de Fatih-Harbiye‘yi yeniden yorumladılar. Gezi’nin polis tarafından boşaltılmasından sonra, önce İstiklâl Caddesi’nde, sonra Saraçhane Parkı’nda kurulan iftar sofralarına birlikte oturan inanç sahibi olan-olmayan eylemciler de yeni bir yorum çerçevesi önerdiler. ‘Yorum’ yerine ‘yapısöküm’ demek belki daha doğru olur. Çünkü kendini ‘anti-kapitalist Müslüman’ olarak tanımlayan bir eylemci Gezi’nin ardından kendisiyle yapılan bir söyleşide tam da bu sözcüğü kullandı: Fatih’ten Taksim’e uzanan korteji ‘Fatih-Harbiye‘nin yapısökümü’ olarak nitelendirdi.(Sessizin Payı, s.87)

Edebiyat tarihine bir sentezin romanı olarak geçen Fatih-Harbiye‘de, esasında bir sentez olmadığına dikkat çekerek devam ediyor Gürbilek. Romanda bu iki semti birbirine bağlayan tramvay, kültürel yarığı kapatmak yerine daha da derinleştiriyor. “Bütün arzuları şiddetle uyandıran” Beyoğlu’nu Fatih için görünür kılan bu tramvay, fark yaralarını daha da kanatıyordu. Siyah başörtüsünü çıkarıp dekolte iskarpinlerini giyen Neriman bu tramvayla Fatih’i arkasında bırakıp Beyoğlu’nun cezbedici dünyasına yolculuk edecek, “en âdi eşyayı bir mücevhere” dönüştüren camekânlara ve buradaki canlı hayata kendini kaptırarak yetiştiği mahalleye yabancılaşacak (“Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adam sinirime dokunuyor.”), kemençe çalan Şinasi ile keman çalan Macit arasında kalacak, ne var ki aynı tramvay sonunda Neriman’ı Fatih’e, “şişman” diye küçümsediği uduna, “sinirine dokunan” mahallesine, “silik” bulduğu Şinasi’ye geri götürecektir.

Neriman’ın yaşadığı iç çatışmalardan bovarist bir kapılma hikâyesi çıkabilecekken, Safa’nın romancı olarak anlatmaya başladığı krizi Ferit karakteri aracılığıyla bir ideolog olarak çözdüğünü söyler Gürbilek:

Bize [Madame Bovary‘deki gibi] bir kapılma hikâyesi anlatmaktansa, bütün gücüyle kapılmanın önüne geçmek istiyordur Safa: ‘Kadınlar medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkûmdur’, ‘fantezi düşkünüdürler’, ‘şekillere iktifa ederler’, ‘medeniyet kadının gözlerine hitap eder’ vs. Ferit’in Neriman’a yönelttiği bu suçlamalar romanın gücenmiş erkeğinin, Şinasi’nin sözlerinde de yankılanır: ‘Bu camêkanlar kimbilir kaç Türk kızını baştan çıkardı ve çıkaracak!’

Safa’nın yakından tanıdığı bir içsel çatışma hikâyesine değil, kapılmayı perdeleyen bir kültürel-ahlaki buyruğa, şekilperest kadınları zaptetmeye yönelik bir mahalle meselesine, ihlal edilmemesi gereken kültürel sınırları işaretleyen bir ulusal alegoriye doğru yol alır Fatih-Harbiye.(A.g.y., s.90)

Tramvay’ın kadını Fatih’e geri getirmesiyle kriz çözülecektir. Dolayısıyla Gürbilek romanın bir sentez romanı değil, bir eve dönüş hikâyesi olduğunu belirtir. Zira yarığı tamir edecek bir sentez önerilmemiştir:

Sentezin değil, senteze girmesi hayal edilen iki bileşenden yıldızı sönmüş olanı, kadının gözünde ‘eksik ve silik şahsiyet’e dönüşmüş yerli erkeği ideolojinin desteğiyle yükseltme çabasının romanıdır Fatih-Harbiye… Merak etmeyin, diyordur Peyami Safa, kız keman çalanı arzular, ama tercihini kemençeden yana yapar.

Safa’nın romanına sentez dolaylı yoldan dahil olur:

Önce maneviyat, yerlilik ve sahicilik adına ‘Fatih’e el koyar. Sonra, onu kadının tercihi sayesinde kalkındırır. Sonra da kozmopolitliğin sınırına, aşılmaması gereken kültürel eşiğe işaret eder. ‘Taş ev tahta evden, elektrik petrol lambasından, otomobil ata arabasından […] daha iyidir’ der romanda Ferit, maddeyi korkmadan alabiliriz, tekniği yenisiyle değiştirebiliriz, ‘Amerikan otomobiline’ biz de binebiliriz, ama konu duygular ve zevkler âlemine gelince, araya mutlaka bir gümrük duvarı koymamız gerekir. Onun arabası var, ama ruhu yok: Tez. Benim arabam yok, ama ruhum var: Karşı tez. Araba onlardan, ruh bizden: Sentez.(A.g.y., s.96)

Maddeyle mana arasındaki temel işbölümü bakımından formülün bugün de çok değişmediğini belirten Gürbilek, daha sonra Safa’nın ömrüne sığdırdığı birbirine taban tabana zıt kültür politikalarını ele alıyor. Harf inkılabını önce medeniyetin gereği, sonra “katliam” olarak değerlendiren, Kemalizmi Türk kafasını betonla inşa ettiği, “ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşması” (İnkılâp, Hayat ve İdeal”, Türk İnkılâbına Bakışlar, s.117) işini gerçekleştirdiği için öven Safa üzerinden Türkiye’nin “kültürel kutuplaşması”nı tartışmak, Gürbilek’e göre üç nedenden ötürü ufuk açıcıdır:

Birincisi, bir ayağı cumhuriyetin kurucu hattında, diğeri maneviyatçı-muhafazakâr bir çizgide olduğundan aradaki ideolojik yapboz hareketini görmemizi sağlıyor. Sentezin bir iktidar düşüncesi olabilmesi için nasıl bir ayar gerektirdiğini, hep aynı madde-mana bileşimindeki ‘mana’nın bazen ‘Şarklı ihtiyatlar’, bazen ‘Türklük iştiyakı’, bazen ‘gelenek’, bazen ‘dindaş kelimelerle’ doldurulduğunu çok az yazar Safa kadar iyi anlatır. Bu da formüldeki kopuş ânını olduğu kadar, temel sürekliliği de fark etmemize imkân tanır. İkincisi, Türkiye’de modernleşme projesinin çoğu zaman söylendiği gibi Batı kültüründen ibaret olmadığını, cumhuriyet kadrolarının güçlerini kültürü aynı anda hem ‘modern’ hem de ‘bize özgü’ bir şey olarak hayal etmelerine borçlu olduğunu gösterir. […] Üçüncüsü, Türkiye’yi yönetenlerin, kültürel olarak savaştıkları kapitalist dünyayı aslında model aldıkları gerçeğini gözden uzak tutabilmek için nasıl gülünç-sahte-hain arasında salınan bir ‘Harbiye’ imgesine muhtaç olduğunu da gösterir.(A.g.y., s.99-100)

Gürbilek Peyami Safa ile Yakup Kadri, Ziya Gökalp ve hatta Cemil Meriç’in nasıl aynı kültürel düşmanda, yani ‘Harbiye’ imgesinde birleştiğini göstererek devam eder. Hedeflerinde, kapitalist düzen yerine züppe burjuvalar vardır:

Yakup Kadri ‘cinsiyetsiz’ salon adamlarına, ‘iğreti, yapay, alafranga adamlar’a çatar. Meriç’in başdüşmanları ‘kaprisleri ve iştahlarıyla kadın gibi’ olan ‘kemiksiz, adalesiz salon züppeleri’, ‘efemine bilekli’ kozmopolitlerdir. Safa’da eleştiri okları inkılabın kendisini değil, şekilperest ‘Beyoğlu kadınları’nı, ‘züppe, dandini beyler’i, ‘salon züppeleri’ni, ‘karı suratlı gençler’i, ‘cici beyler ve hanımlar’ı hedef alır. (A.g.y., s.100)

Fatih-Harbiye, neyin maddi neyin manevi, neyin yerli neyin yabancı, neyin halis neyin soysuz, neyin eril neyin efemine olduğunu işaretleyen bir ideolojik kurgunun romanıdır Gürbilek’e göre. Bu ulusal gerilim hattına, son yıllarda Türklük-İslamlık ayarları elden geçirilmiş, milleti bu kez din üzerinden tanımlayan, küresel kapitalizmle bütünleşen ancak kültürel sonuçlarına karşı teyakkuz havası estiren ve kültürel kodlar üzerinden tanımlanmış bir mağdurluğa ilelebet el koyan bir madde-mana formülü yüklendiğini belirten Gürbilek, cumhuriyeti yönetecek formülün “mana” bileşenine ne kadar milliyet, ne kadar din koyulması gerektiği tartışılırken, şehirlerin çoktan devlet eliyle büyük sermaye teslim edildiğinin de altını çiziyor:

80’lerde bir askeri darbeyle kurtarılan serbest piyasayı sağlamlaştıran, şehirleri büyük şirketlere tahsis eden, ‘ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşması’ işlemini gerçekleştiren, Safa’nın meşhum ‘camêkan’ını Taksim’in orta yerine dikmek isteyen bu kez Türkiye’nin maneviyatçı seçkinleri oldu. ‘Sahicilik’in, ‘yerlilik’in, ‘gelenek’in, ‘mukaddes’in savunucuları. (A.g.y., s.102)

Gezi’deki çeşitlilik ve kısa sürede yaratılan bilgi kirliliği, birçok farklı yorumun doğmasına neden oldu, zira hemen her yaklaşımı doğrulayacak unsurlar bulmak mümkündü. Gezi’nin iyi eğitimli orta sınıf çekirdiğinin hayat tarzı ve kültürel kimlik mücadelesini, Fatih-Saraçhane ile arasındaki kültürel karşıtlıkla tanımlayanlar oldu. Ne var ki Gezi protestoları boyunca, cumhuriyetin en önemli kamu malına, Türkiye’de kapitalizmi görünmez kılan ideolojik-kültürel Fatih-Harbiye yarığına zarar veren anlar yaşandığına dikkat çekiyor Gürbilek:

Ben burada Gezi’nin bazen güçlenen, bazen zayıflayan bir ânından, yanıp sönen imkânından söz edeceğim. Gezi’nin siyasi iktidar açısından belki de en sarsıcı anları, eylemcilerin kendilerini Fatih-Harbiye yarığına yerleştirme konusunda isteksiz davrandıkları anlardı. İnsanların elinden alınan şehirlerini, tehdit altında olduğunu düşündükleri kimliklerini, hatta yeni gelenlere kaptırdıkları kültürel ayrıcalıklarını savunmak için gittikleri parkta bu kez kültürel eşikler kurmaya değil, bu eşikleri aşmaya yatkın olmalarıydı.[…]

Tramvayın bugüne kadar hiç uğramadığı istasyonları, Nurtepe’yi, Gazi’yi, Lice’yi görebilmiş olması, Brezilyalı ve Mısırlı eylemcilerle selamlaşmış olması da bununla ilgili. Esas burada yara aldı Fatih-Harbiye tezi: ‘İşret dolu’ Beyoğlu’yla ‘iptidai, ama samimi’ Fatih, ‘karı suratlı gençler’le ‘iptidai yerli oğlanlar’, piyanoyla tulum, kandil simitiyle bira, yogayla halay, başörtüsüyle şort seksen yıllık Safa semiyotiğini altüst edip aynı parkı paylaşabildi. Beyoğlu’nda ve Saraçhane’de aynı yeryüzü sofrasına oturabildi eylemciler.

Gürbilek bu durumu elbette bir sembolik çoğunluk olarak okumuyor, 12 Eylül’den bu yana kalın çizgilerle çizilmiş sınırların kısa bir süre silindiği bir an, yanıp sönen bir an olarak yorumluyor. Ancak kültürel eşikleri aşan birçok karşılaşma barındırdığına, ikili karşıtlıklar üzerine kurulu iktidar aksının yerini çoğul bir dayanışma ağına bıraktığına dikkat çekiyor:

Şehrin eski ve yeni sakinlerinin, orta sınıftan gençlerle işçi mahallelerinden gelenlerin, özel sitelerde büyümüş olanlarla mimli mahallelere hapsedilmiş olanların birbirini gördüğü an. Takma bacağıyla yürüyen bir ‘Güneydoğu gazisi’nin, ona düşmanı olarak belletilen Kürtlerle karşılaştığı an. Hayatına karışılmasını istemeyen özgürlükçü gencin, bu muamelenin bazı insanlara, üstelik cumhuriyetin başından bu yana çok daha ağır bir biçimde yapıldığını fark ettiği an. […] Üzerinde mücadele edilen parkın bir zamanlar Ermeni mezarlığı olduğunun öğrenildi an. Polis kurşunlarının neden hep Alevi gençlere isabet ettiği sorusunun sorulduğu an. Cumhuriyetin elden gittiğini düşünenlerin, o cumhuriyetin suçlu bir cumhuriyet olduğunu fark ettiği an. Belki boğucu, yine de korunaklı evlerinden gelenlerin Gezi’nin evsizleriyle, sokak çocuklarıyla karşılaştığı an. Gezi’nin en öfkeli, en küfürbaz, en delikanlı gruplarının feminist kadınlarla, LGBT’lerle karşılaştığı an.(A.g.y., s.103)

Umudun yeşerdiği, kültürel eşiklerin aşıldığı bu anların, kutuplaştırma söylemini yıkması nedeniyle, medya ve iktidar tarafından özellikle karartıldığına, Gezi’nin bir “Nişantaşı tepkisi”ne veya kriminal vakaya dönüştürülmeye çalışıldığına dikkat çekiyor Gürbilek. Zira böylesi bir yarık olmasaydı, kimse “Fatih”e bu kadar kolay el koyamazdı. Gürbilek sözlerini Gezi’nin seksen küsür yıl sonra Fatih-Harbiye’ye verilmiş bir cevap olduğunu belirtip, onu bekleyen tehlikelerin altını çizerek bitiriyor:

Cumhuriyetin yüz yıllık madde-mana formülündeki hesap dışı şeydi Gezi. Seksen küsür yıl sonra Fatih-Harbiye‘ye verilmiş cevap. Hem ‘Türk inkılâbı’nın milli gövde anlayışına, hem de devletin ideolojik aygıtına dönüştürülmüş bugünkü yorumuna. Taksim’den büyük Kazlıçeşme var, demişti Başbakan. Yanlış yorum: Fatih-Harbiye yarığının açıldığı değil, bir süreliğine kapandığı andı Gezi. Bir imkânın ufukta yanıp söndüğü an.

Şimdi Gezi’yi bekleyen tehlike, iktidarın onu ısrarla çağırdığı yere, Fatih-Harbiye kırığına yerleşmesi olur. Cumhuriyeti savunayım derken, suçlarını göz ardı etmek olur. Gezi’yi başkalarına karşı bir eşik olarak yükseltecek kendinden memnun bir Gezi hatırasına, bir Gezi kompartımanına hapsetmek olur. (A.g.y., s.104-105)

Send this to friend