jMkPIrjp7X0

Bunu bir yurttaş haysiyeti ayaklanması olarak tanımlamıştım. Bir patlama noktasıydı. Ve ağaç gibi herkes için ortak bir mevzu söz konusuydu. Çünkü artık yaşam alanlarının, her şeyin betona hapsedildiği bir kente doğru gidiyoruz ve burada sembolik olarak kalmış bir parkımız var ve bu parkın üzerine bir bina inşa etmek istiyorsunuz. Buna hayır dediğimizde de bize ‘siz vatan hainisiniz’ diyorsunuz, ‘siz başka güçlerin kuklasısınız’ diyorsunuz, ‘siz lobi faaliyetlerinin uzantısısınız’ diyorsunuz. Biz gayet basit, temel bir yurttaşlık hakkını talep ediyoruz: Kendi yaşantımızla ilgili alanlarda bizim de görüşümüzü alın. Haysiyet kırılmasının nedeni, iktidarın ‘ben her şeyi bilirim, yetki elimdedir’ ve dolayısıyla ‘ben kadir-i mutlakım, ben her şeyi bilenim, her şeyi yapabilenim’ noktasında olmasıdır. Bu mutlak gücün başdönmesidir. Toplumun, köylülerin karşı çıktığı bir dizi projenin, özellikle HES projelerinin, dayatılması, idari mahkeme kararlarının dikkate alınmaması… İdarenin ve hükümetin keyfi davrandığına dair olan inancın bir noktada yoğunlaştığı ve somutlaştığı bir olaydı. – Ahmet İnsel

Haziran 2013’te Gezi Parkı’nda başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan Gezi Direnişi’ni ve adalet talebini anlatan Cennetin Düşüşü belgeselinin tamamını artık YouTube’da izleyebiliyoruz. Gözlerimiz dolarak, yüreğimiz sızlayarak, bazen vahşet karşısında dayanamayıp gözlerimizi utançla kaçırarak. Belgeselde Ahmet İnsel, Ali Atakan, Barış Atay, Edip Cömert, Emsal Atakan, Hatice Cömert, Hazar B. Büyüktunca, Muharrem Ayvalıtaş, Mustafa Sarısülük, Okan Göçer, Sami Elvan, Sayfı Sarısülük, Şahap Korkmaz ve Zafer Cömert’in tanıklıklarının yanı sıra, parkta direnirken polis şiddetine maruz kalmış üniversite öğrencilerini de dinliyoruz. Yaşananları günbegün görüntülerle ele alan belgesel, acı anları olduğu kadar parkın işgal edildiği günlerdeki coşkuyu, dayanışmayı ve umudu da yansıtıyor.

Gezi Parkı direnişinin yarattığı toplumsal dayanışmayı, kutuplaşmadan beslenen otoriter iktidar polisleriyle, medyasıyla, sivil polislerin sahnelediği provokatif eylemlerle sindirmek için elinden geleni yaptı. 1960, 1971 ve 1980 darbelerinin ölümcül, acımasız, işkencelerle dolu tarihini bilenlerin korku içinde izlediği gelişmeler sonucunda, eylemler giderek azaldı, Duran Adam protestoları gibi artçılarla yavaşça sokaklardan çekilmekten başka çare bırakılmadı. Peki bitti mi Gezi ruhu? İki yıl sonra geriye dönüp baktığımızda Gezi’den geriye ne kaldı?

Gezi Parkı halen Taksim’de duruyor. Yaşanan onca ölüm ve alınan on binlerce yara karşısında, parkın kurtarılması elbette yüreklere su serpemiyor. “Bu bir zaferdir” denilemiyor. Ancak zaferler savaşta veya yarışta olur. İktidarın şiddet dolu hamleleri, yalanları bizleri yıprattı ve farkında olmadan onların terimleriyle düşünmeye zorladı. “Direne direne kazanacağız” diye bağırıyordu kitleler, ama kazanım neydi, zafer neydi? İşte bu konuda Gezi direnişçileri arasında bir fikir birliği yoktu. Kimin olduğunu hatırlayamadığım şu Tweet aklıma kazınmış: “Yanlışlıkla devrim yapan ilk ülke olacağız.”

Oraya 28 Mayıs’ta ağaçları kurtarmak için gitmişti insanlar, ölmek için değil. Yaşam hakkını savunmaya gitmişti, bir ideal uğruna ölmeye değil. Şiddet arttıkça, hayatlarında belki de hiç eyleme katılmamış, şiddet karşıtı direnişçilerin de elinde bir karşı hamle kalmadı. Hele kadınlara hiç yer kalmadı. Moraller bozuk, muharebe kaybetmiş gibi boynumuz bükük, güvenli limanlarımıza sığındık. Zaman içinde, vicdan azabıyla, adım adım normal hayata döndük. Ancak Gezi direnişi hepimizi dönüştürmüştü.

Öncelikle, medyanın güç sahiplerinin maşası olduğuna dair inancımız bizimle kaldı. Demokrasiyi en baştan kurarcasına yüzlerce mahallede forumlar yapıldı, yurttaş gazeteciliği güçlendi, Ötekilerin Postası, Çapul TV, Diken ve 140journos gibi “kesin bilgi” kaynakları öne çıktı. “Kürtlerin evinde neden iki tane çanak anten var anladınız mı?” sorusunun cevabını, parka gelen herkes kavradı. Vatandaşlık haklarının savunulmasının ne denli önemli bir sorumluluk olduğu bilinci yayıldı, Oy ve Ötesi bunun harika bir örneği. Gezi direnişine katılan tanıdığım hemen herkes, sandık görevlisi olarak seçimlerde çalıştı. Gezi’den önce üç bakanın dahi adını sayamayacak on binlerce kişi sandıkta görev yaptı. Gezi’de edinilen “doğrunun ve haklının yanında olma” pratiği, daha sonra kendini yüzlerce eylemde gösterdi.

Yeryüzü sofraları kuruldu, barış zincirleriyle el ele verildi, Haydarpaşa’da nöbet tutuldu ve kimse bir gün bile yanlışa “yanlış” demekten çekinmedi. Sivil toplum hareketleri güçlendi, özellikle LGBTİ hareketi ve kadın hakları savunucuları eskisine oranla çok daha büyük bir görünürlük ve destek kazandı. HDP’nin bugünkü popülerliğinin de, Kürt hareketini yakından tanıma fırsatı bulan Gezi ruhuyla beslendiğini söyleyebiliriz. Geleneksel medyayı takip eden ve devletin resmi söylemleri dışında neler olup bittiğinden hiç haberi olmayan geniş bir kitle var hâlâ şüphesiz. Ancak birbirini anlayabilecek kesimler, Gezi aracılığıyla buluştu, tanıştı.

İktidarlar, korku, bastırma ve şiddet yoluyla egemenliğini pekiştirmek, kitleleri sindirmek isteyebilir. Ancak bu ülke, ne kadar budanmış olursa olsun, hâlâ demokrasiyle yönetiliyor ve esas dönüşüm sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesiyle ve daha da önemlisi, Meclis’te yer alınmasıyla gerçekleşebilir. Gezi’nin en büyük kazanımı, yönetimde söz sahibi olma konusundaki kararlılığımızdır. Örneğin, Gezi zamanı Mis Sokak’ta her gün gaz yiyen SPoD LGBT Yönetim Kurulu üyesi Sedef Çakmak, daha sonra CHP’ye katıldı ve geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin ilk LGBTİ meclis üyesi olarak Beşiktaş Belediyesi’nde işe başladı. Bugünlerde tüm vekillere LGBTİ Hakları Sözleşmesini imzalatmak için kapı kapı geziyor. On’dan Sonra hareketi de BDP’nin barajı aşabilmesi için çalışmalar yürütüyor. Örnekleri siz çoğaltın. Kalıcı ve etkili toplumsal dönüşüm, bilinçli ve sorumluluk sahibi vatandaşlarla, güçlü sivil toplum kuruluşlarıyla ve Meclis’te söz sahibi olmakla mümkündür. Gezi ruhu da bu cepheleri 2013’ten beri boş bırakmadı.

Gezi, her zaman doğrunun ve haklının yanında olan, sesini çıkarmaktan korkmayan bir ruh yarattı. Bu ruh bizimdir; bazen cinsiyetçi bir reklamın yayından kaldırılmasını sağlar, bazen yetimhanelerin yıkılmaması için ses verir, bazen benzersiz plajlarımız için nöbet tutar, kadın katillerine ağırlaştırılmış müebbet verilmesi için imza kampanyaları düzenler, her türlü sansürü protesto eder, HES’lere karşı ayaklanır, nükleere hayır der. Yaşanılası bir ülke, işte böyle adım adım yaratılır. Mücadeleye devam edenlere bin selam.

Send this to a friend