Birkaç hafta önce iki arkadaşımızın nikahı için Hatay’daydık ve onların tavsiyesiyle asgari koşullarda büyük bir tutkuyla çalışan heykeltıraş Abdullah Özalp‘in Harbiye’deki atölyesini ziyaret ettik. Daracık bir sokaktan girdiğimizde, bir yanı Özalp’ın deyimiyle “okunmayı bekleyen taşlarla”, diğer yanı heykellerle dolu bir bahçeye geldik. Zili çaldıktan kısa bir süre sonra Özalp kapıyı açtı ve mitolojik figürlerle dolu atölyesinde bizi gezdirmeye başladı.

Binlerce yıllık heykelleri, mozaikleri yeniden üreten, kendi de heykel yaratan ustamız, biz girdiğimiz odayı şaşkınlıkla, heykellere çarpmamak için dikkatli adımlarla yer değiştirerek gezerken bir yandan “Rahat olun, taşlar canınızdan kıymetli değil ya” diyerek bizi rahatlatıyor, bir yandan da “Bu Hera, bu Apollo, bu Aristo”, diyerek hikâyeleriyle birlikte heykellerini anlatıyordu.

Bu odadan çıkınca bizi yukarıda gördüğünüz birbirinden etkileyici mozaikler karşıladı. Koridordan geçip ikinci odaya vardığımızda, koltuklar, raflar ve yerler yine heykellerle bezenmişti:

Bu etkileyici turdan sonra Özalp’ın bahçesinde biraz oturarak sohbet ettik. Büyük babasının hat sanatçısı olduğunu ve geliştirdiği baskı tekniğinin zamanında Fransızlar tarafından satın alındığını, kendisinin de zaman içinde nasıl heykele yöneldiğini anlattı. Zaman zaman nü figürleri nedeniyle çevreden tepki gördüğünü, bazen de tur ile buraya gelenlerin rehbere “bizi neden buraya getirdiniz” diye söylendiğini anlatan Özalp’ın sıra dışı ve ilham verici hikâyesini aşağıdaki söyleşiden öğrenebilirsiniz:

Özalp bize geçtiğimiz aylarda bir söyleşi videosu sayesinde tanıştığımız olağanüstü Köylü Ekrem‘i hatırlattı. İkisi de Nuri Bilge Ceylan‘ın deyimiyle “Doğru bildiği yolda yalnız yürüyen” sanatçılar.

Send this to a friend