Korkunun nasıl bir his olduğunu biliyoruz, ancak korkularımızın anlamları üzerine yeterince düşünmüyoruz.

En yakın kara parçasına binlerce kilometre uzaklıkta, üç sandala sığışmış yirmi denizci, az sayıda erzağı ve ekipmanıyla, kimsenin yardıma gelmediğini bilerek Pasifik Okyanusu’nda sürükleniyor. Önlerinde üç seçenek var, zamanları kısıtlı. Yazar Karen Thompson Walker, korkuları soruşturduğu TED konuşmasına, 1819 yılında batan Essex gemisi mürettebatının, Moby Dick romanına da ilham veren hikâyesiyle başlıyor. Korkuların, çocuklarda veya yaratıcı zihinlerde sıkça rastlandığı üzere, canlı bir hayalgücüyle körüklendiğine dikkat çekerek, aslında sıradışı birer hikâye gibi işlediklerini söylüyor:

Korkuyu, iyi anlatılan bir hikâye kadar derin ve aydınlatıcı olabilen, şaşırtıcı bir hayalgücü eylemi olarak düşünemez miyiz?

Okyanusun ortasındaki denizcilerin ilk seçeneği, yaklaşık iki bin kilometre uzaklıktaki Markiz adalarına doğru gitmek, ancak oralarda yamyamların yaşadığına dair söylentiler var; ikinci seçenek Hawaii adalarına gitmek, fakat mevsim gereği fırtınaya yakalanma ihtimali yüksek; üçüncü seçenek ise güneye doğru iki-üç bin kilometrelik bir yol alarak, rüzgârın onları Güney Amerika sahillerine taşımasını umut etmek. Yamyamlara akşam yemeği olmak, şiddetli fırtınalarla savrulmak veya karaya ulaşamadan açlıktan ölmek. Thompson her bir seçeneğin senaryolaşma şeklinden yola çıkarak, başlıyor korkularla hikâyelerin benzerliklerini sıralamaya:

Bunlara korkular demek yerine hikâyeler diyemez miyiz? Aslına bakarsanız korkular da bir tür hikâyedir. Hepimizin doğuştan bildiği sıradışı bir hikâye anlatma sanatıdır. Korkular ve hikâye anlatıcılığı aynı bileşenlerden oluşur. Mimarileri aynıdır. Tüm hikâyelerde olduğu gibi, korkularda da karakterler vardır. Korkularımızda, karakterler bizizdir. Korkularda da olay örgüsü vardır. Başlangıçları, ortaları ve sonları olur. Uçağa binersiniz. Uçak kalkar. Motor arızalanır.

take timeKorkularımıza eşlik eden görüntüler, bir romanın zihnimizde yarattıkları kadar canlıdır. Bir yamyam hayal edin, insan etine geçirilen insan dişleri. Ateşte pişen insan eti. Korkularda da merak uyandıran belirsizlik anları vardır. Eğer bir hikâye anlatıcısı olarak bugün işimi doğru yapabildiysem, Essex gemisi mürettebatına ne olduğunu merak ediyorsunuzdur. Korkularımız da benzer bir belirsizlik hissi yaratarak bizi kışkırtır. Tüm harika hikâyeler gibi korkularımız da dikkatimizi, hayatta ve edebiyatta eşit derecede önemli bir yer tutan “şimdi ne olacak?” sorusuna çeker. Başka bir deyişle, korkularımız bize geleceği düşündürtür. İnsan, geleceği bu şekilde düşünebilen tek yaratıktır; kendisini zamanda ileriye yansıtabilir. Yapılan bu zihinsel zaman yolculuğu da, hikâye anlatıcılığı ile korkuların paylaştığı başka bir ortak noktadır.

 

En zengin hikâyelerin, genelde en incelikli eserler arasından çıkması gibi, en gerçek korkularımız da en zor fark edilenler arasından çıkabilir. Korkularımız hayalgücünün olağanüstü bir armağınıdır, bir çeşit altıncı histir; gidişatı değiştirmeye halen vakit varken, geleceğin nasıl olabileceğine atılan hızlı bir bakıştır. Doğru okunduğu zaman, korkularımız da en sevdiğimiz edebiyat eserleri gibi bize biraz bilgelik, biraz içgörü, biraz da tarifi en zor olan şeyi, gerçeği sunabilir.

Korkuları hikâye olarak kabul edince, yazar da korku sahibi oluyor. Ancak Thompson’a göre olay, yazdığımız hikâyeleri birbirinden ayırt edebilmekte düğümleniyor. Zira korkularımızı okuyuş biçimimiz, hayatlarımızı derinden etkiliyor. Bir yanda geçmişin haklı çıkardığı korkular, diğer yanda soğukkanlı muhakemeye ket vuranlar. Hangi korku hikâyesine güvenmeli? Konuşmasının sonlarına doğru Thompson denizcilerin seçtiği yolu ve başlarından geçen trajediyi açıklayıp, bu soruya da bir cevap öneriyor.

Send this to a friend