Laurie Lipton, akıl almaz detaylarla bezenmiş çizimleri ile tanınan bir sanatçı. Kendine özgü çizim tekniği sayesinde, çağımızın detaylarda gizlenen şeytanını ortaya çıkarmayı başarıyor. Medya ve televizyonun, kitle iletişim araçlarının yol açtığı hissizlik, kaygısızlık, duygusuzluk, Lipton’un tablolarına taşıdığı konulardan sadece biri. Verdiği röportajlarda çağdaş sanatın ruhsuz halinden dem vuruyor, kendisinin hikâyeler anlatmayı tercih ettiğini söylüyor. Tablolarına taşıdığı hikâyelerinde de kendi hislerinden yola çıkıyor.

Her bir pikseli en az birkaç kalem darbesine maruz kalmış bu tabloların asıl değerini, yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına bakınca biraz daha iyi anlıyoruz. Buraya olabildiğince kaliteli fotoğraflar ekledik, bu nedenle sayfanın yüklenmesi normalden biraz uzun sürebilir.

Pazartesi Sabahı

Savaş Felaketleri

Bu tablo ilhamını televizyondan izlediğimiz Irak Savaşı’ndan alıyor. Bir akşam evimde yemek yiyor, CNN izliyordum. Ve orada, karşımda, insanların evleri patlatılıyor, kadınlar çığlık atıyordu; bir çocuğun kolu kopmuştu. Sonra reklamlar başladı. Yemek yemeye devam ettim. Bir anda beynimden vurulmuşa döndüm. “Ama bu durum çok tiksindirici, çok acayip”, dedim. Ben evimde rahat rahat oturuyor, böylesi bir vahşeti kayıtsızca izliyorum. Sadece yemek yiyorum! Sonra televizyonda araba reklamı, deterjan reklamı falan başlıyor. “Bu nasıl olabilir? Buna nasıl izin veririm?” diye düşündüm, “Bu şiddet karşısında nasıl olur da çılgına dönmem!”. İşte o zaman televizyonun ve medyanın bizi nasıl manipüle ettiğini, doldurduğunu görmeye başladım. Nasıl oluyor da olanları hepimiz izliyoruz, ama sadece izliyoruz? Hepimiz pasif izleyicileriz. 

Seyretmek

Bu tablo 1970’li yıllarda bir apartman dolusu insanın gözleri önünde öldürülen bir kadın hakkında. Olay sırasında kimse polisi aramıyor, çünkü kimse olaya müdahil olmak istemiyor. Hatta aksine, bir adam radyosunun sesini açıyor, kadının çığlıklarını bastırması için. Bu olay beni derinden sarsmıştı. Aslına bakarsanız bunun üstesinden gelmem otuz yılımı aldı. Bir cinayet yaşanıyor ve herkes evinde. Görüyorsunuz, resimdeki herkesin önünde boş bir televizyon ekranı açık. Herkes televizyon izlermişcesine, olanları sadece izliyor. Erkek kardeşimin bir olay olduğunda, “vauuvv tıpkı filmlerdeki gibi, televizyondaki gibi”, dediğini hatırlıyorum. Lafın kısası, hayat artık bir kurmaca haline geldi. Duygusal olarak dahil olmuyoruz. Haber bültenleri tamamen kurgu. Yine cinayet, yine cinayet! Ama aslında tanıdığınız birisine gerçekte hiçbir şey olmuyor. Olaylara sadece bakılıyor, duygusal olarak dahil olma diye bir şey kalmadı.

Lipton’a bir röportajda, “Seyretmek ve Prime Time isimli çizimleriniz, duyarsız ve çöküş içindeki bir toplumun aynası niteliğinde. Sizce bu kimin suçu?”, diye bir soru yöneltiliyor. Lipton’un cevabı ise: “Amacım kendi dinimi yaymak değil… Ne görüyorsam ve ne hissediyorsam onu çiziyorum. Siz söyleyin kimin suçlu olduğunu.”

İletişim

İletişim

Reality Show

Gözetim

Pazartesi Sabahı

Pazartesi Sabahı

Kemik Ören

Kader Tanrıçaları

Fındıkkıran

Kontrol Kulesi Yanılsaması

Laurie Lipton’un hikâyelerini kendi ağzından dinlemek isterseniz, Extraordinary Drawings sergisinin açılışında yapılan röportajı izleyebilirsiniz:

Send this to a friend