Ahmet Hamdi Tanpınar’ı merkezine alan Modernleşmenin Zihniyet Dünyası isimli kitabıyla, sosyoloji profesörü Besim F. Dellaloğlu Türkiye modernleşmesinin çıkmazlarını ve paradokslarını tartışıyor. Çuvaldızı kendisine batırmayan, kabul ettiği katı kategorilere uymayan görüşlere kulak tıkayan modernleşme zihniyetinin, hangi noktalarda, neden ve nasıl yetersiz kaldığını sorguluyor. 2012 yılında yayımlanan kitabında, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, hem CHP milletvekilliği yapmış, hem de Dede Efendi dinlediği veya mevcut politikalara eleştirel gözle baktığı için muhafazakâr damgası yemiş sükut suikastı kurbanlarını, yani eski “marjinalleri” odak noktasına alarak, Türkiye’de bir yeniden doğuş (Rönesans), reform ve aydınlanma ihtimalinin olup olmadığını tartışıyor.

Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile, eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz.

– Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, s.246

Postmodern, modern sonrasıdır. Modern düşüncenin reddettiği, bir arada olmasını hayal dahi edemediği öğeleri yan yana sorunsuz bir şekilde barındırabilen bir dönemdir. Birbirine zıt olduğu düşünülen kategorilerin, ortak yönlere sahip olduğunun fark edilmesini kolaylaşmıştır bu postmodern dönem. Fikirlerin eski kategoriler içine hapsolmaksızın, özgürce diyaloğa sokulabildiği bu ortam, Türkiye’nin modernleşme serüvenine çeşitli yazar ve akademisyenlerin getirdiği eleştirileri de yeniden ele almak için bir fırsattır. Eleştiriye ve özeleştiriye, bildiğimizi sandığımız kelimeleri, kavramları, düşünceleri gözden geçirmekle başlayabiliriz.

Yıkmak, yapmak için olsa dahi daima zararlıdır ve hakiki yapıcılık ilave etmektir.
– Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, s.202

Tarih

Aslanlar tarih yazmadıkça hayatı hep avcılar anlatacaktır.
– Afrika atasözü

Bir başka düşünür Foucault (Fuko) da, “Tarih belgelerin anıtlaştırılmasıdır” der. Bir toplulukta veya toplumda iktidar kurmak isteyenler, ideolojisine veya söylemine meşru bir zemin sağlamak için, geçmişin belge yığınları arasından işine yarayanları seçer ve bu ayıklanmış tarihi tek gerçek olarak sunar. Gerçekte ne olduğunun anlaşılabilmesi için, seçilmeyen kısımların da okunması gerekir. Bir de elbette hiç yazılmamış tarihler vardır:

Tarih nerede yazılır? Padişahın otağında, kralın sofrasında. Dolayısıyla tarih hep güçlülerin, kazananların tarihidir. Ezilenlerin tarihi henüz yazılmamıştır. Açların, aslanların tarihini kim yazacak? Onlar ancak tarihe konu olurlar. Hegel, “Afrika’nın tarihi yoktur” der. Ne kadar acımasız bir cümledir bu. Afrika ancak koloniler döneminde tarihe dahil olmuştur. Afrika ancak tarihin konusu olmuştur. Afrika ancak tarihin nesnesi olabilir, tarihin öznesi olamaz. Başkalarının tarihinin mezesi olur.(s.96)

Hafıza seçicidir. Neyi hatırladığımız ya da unuttuğumuz aslında kim olduğumuzu belirler. Tarih yazımı da böyledir. Tarih bir belge çöplüğüdür aslında. Tarihte her türlü tezi doğrulayacak belge bulunabilir. (s.99)

Hafıza meselesi kesinlikle tali bir mesele değildir. Bugün yaşadığımız birçok sorunun arkasında bu mesele yatıyor aslında… Kişisel bir örnek vereyim. Ben yaklaşık yirmi senedir Serencebey’de oturuyorum. Beşiktaş’a inerken üç tane tarihi çeşme geçerim her sabah. Çeşmelerin üzerinde “Eski Yazı” ile yazılmış ifadeler vardır. Ve ben “koskoca üniversite hocası” o yazıların içeriğinden haberdar değilimdir. Çünkü “Eski Yazı” okuyamıyorum. Hangi ülkede insanlar oturdukları sokaktaki çeşmenin üzerindeki yazıyı okuyamazlar? Bu soru “gerici”, “muhafazakâr”, “cumhuriyet düşmanı” bir soru değildir… Ama çok ciddi bir sorudur. Paris’te benimle aynı işi yapan kişinin böyle bir sorunu yoktur. İşte bu da tipik bir modernleşme sendromudur. Bizde alfabenin ideolojik açılımları vardır…
Ben bu sorunu ilk kez yıllar önce turist rehberliği yaparken Topkapı Sarayı’nda idrak ettim. Bir Fransız bir gün bana “Burada ne yazıyor?” diye sordu. Elbette bu yazıların bazılarını ezberden biliyordum aldığım eğitim gereği. Ama hepsini değil. Sorduğu yazıyı bilmiyordum. “Bilmiyorum” dedim. Fransız inanamadı. İnanmadı. İşte o zaman farkettim bunu. Profesyonel Rehberlik eğitimi için bile Osmanlıca öğretilmedi bize… Sanırım bizde hâlâ Osmanlıca bilmek bir dincilik işareti! Laikliğe uygun düşmüyor! Osmanlıca öğrenirsek ertesi gün beş vakit namaza başlayacağımız düşünülüyor herhalde. Bilinç nasıl formatlanmışsa Osmanlıca görünce akla hemen İslam geliyor. (s.101)

Türkiye modernleşmesi Nietzsche’nin “Tarihin Yararı ve Zararı Üzerine” metnini hiç okumamış sanki. (s.103)

Gelenek

Gelenek, geçmişle bugün arasında bir ilişkidir. Ama biz geleneği genelde sadece bir aynılığın sürdürülmesi olarak algılıyoruz. Geleneği, gelenek vurgusunu biz genellikle muhafazakârlıkla eşleştiriyoruz. Bu da aydınlanmacı, modernleşmeci bir ön yargıdır. Gelenek ile muhafazakârlık arasında bir ilişki vardır ama bu sanıldığı kadar basit ve birebir bir bilişki değildir. Muhafazakârlık da yarına yöneliktir, komünizm de. Hepsi geleceğe bakar. Muhafazakârlık yarının bugünden çok farklı olmamasını talep etmektir. Yarının dünle bağının çok güçlü olmasını beklemek de gericilik. Buradaki geleneğin rolü önemli. Türkçede gelenek pejoratif bir kavramdır. Sanki gelenek kavramı Batı toplumlarında daha makbul bir şeydir. Batı bizden hem daha moderndir hem de daha geleneksel. (s.110)

Büyük dönüşümler de Batı tarihinde bir tür geleneğin yeniden hatırlanması, geleneğin yeniden inşası şeklinde gündeme gelmiştir. Gelenek dişimizi misvakla fırçalayalım demek değildir. Modernliğin kendisi de çok geleneksel bir şey. Rönesans geçmişle kurulan bir ilişkidir… Rönesans ile yeniden doğan ne? Kadim Yunan. Kadim Yunan Avrupa’nın pagan geçmişi… Batı, Kadim Yunan’ı Hıristiyan Ortaçağ’a girerken reddetmiştir. Pagan olduğu için. Ama geleneği her zaman zihniyet yedeğinde tutmayı da becermiştir. Çöp kutusunda bekletmiştir. Zamanı gelince de gereken dosyaları geri çağırmıştır. Örneğin kolokyum ne demek? Sohbet demek. Muhabbet demek. Peki sempozyum ne demek? Şölen demek. Yani sohbetin yemeli, içmeli olanı. Şimdi akademik dünyada bu iki kavramın Yunancası olunca çok modern, çağdaş olur. Ama Türkçesi olursa banal, kırsal falan olur. (s.112-113)

Nasıl Ortaçağ’da Batı Kadim Yunan’ı okuyamıyorsa, biz de bugün kendi geçmişimizi okuyamıyoruz. Biz başkalarının Rönesans’ını evrensel sanıp onu yaşamaya çalışıyoruz. Harf harftir, bunun politikası olur mu? “A” moderndir, “Elif” gericidir. Böyle bir şey olabilir mi? Hiçbir harf bu yükü taşıyamaz! Bu sadece bir alfabe sonuçta… Bizler mahallemizdeki çeşmenin üzerindeki yazıyı okuyabilseydik başka insanlar olurduk. Daha olgun, daha modern insanlar olurduk. Sultanahmet Camii’nin duvarlarında yazan her şey de Kur’an ayeti değil ki. Ancak bunun bilincine varabilmek için Osmanlıca bilmek gerekir. Korkularımız bazen cehaletimizin bir ürünüdür. (s. 114)

Muhafazakârlık

Bayramın değerinden, anlamından söz etmek muhafazakârlık mıdır acaba? Milli olsun, dini olsun bayram nedir? Bayramlar bize bir an bile olsa, birbirimize ait olduğumuzu, aynı dili konuştuğumuzu göstermez mi? Hatta sosyolojik anlamıyla “toplumsallık” diye bir şeyin olduğunu hatırlatmaz mı? Mezarlık ziyareti yapar, büyüklerin ellerini öperiz. Küsler barışır. Bunlar gerçekten boş şeyler midir? Bir toplumu ayakta tutan şeyler biraz da bunlar değil midir? (s. 105)

Eski olan her şey kötü müdür? Yeni olan her şey iyi midir? (s.106)

Milliyetçilik, [siyasi] muhafazakârlık, liberalizm, faşizm, sosyalizm, komünizm, anarşizm, feminizm modern siyasal ideolojilerdir. Bunların hepsi zamansal ve mekânsaldırlar. Evrensel değildirler. Milliyetçilik modern bir ideolojidir ve modernlik öncesinde milliyet diye bir kavram yoktur. Milliyetçilik ulus-devletin ideolojik harcıdır. Muhafazakârlık da modern bir ideolojidir. Piri Edmund Burke’dir… Burke Fransız Devrimi’nin bir toplumsal maliyeti olduğundan söz eder. Geçmişteki her şey mi kötüydü? Devrimden önce hiç mi iyi bir şey yoktu? Muhafazakârlığın ilksel soruları bunlardır ve hiç de anlamsız sorular değildir… Biz genellikle gericilikle muhafazakârlığı birbirine karıştırıyoruz. (s.114)

Reaksiyoner daha çok bugünü geçmişteki bir güne döndürmek isteyen ya da geçmişteki bir günü bugünde aktüalize etmek isteyendir. Muhafazakârlık ise yarının bugünden çok farklı olmamasını istemek anlamına gelir. Garanticidir, sürprizleri sevmez. Büyük değişimlere allerjiktir. Ancak muhafazakârlık asla değişime mutlak bir karşıtlık değildir. Muhafazakârlık gelenekle barışık olmaktır ama dar anlamda gelenekçilik değildir. Değişmeyen gelenek zaten süremez. (s.115)

Dede Efendi dinlemek, lokum sevmek, bayramda anneannesinin mezarına gitmek bir muhafazakârlık mıdır? Espresso yerine Türk kahvesi içmek muhafazakârlık mıdır? Çayı fincan yerine ince belli bardakta tercih etmek muhafazakârlık mıdır?… Bunlar ne kadar muhafazakârlıksa, memlekette muhafazakâr diye bilinenlerin çoğu da o kadar muhafazakârdır. Eğer böyle bakarsak Batı dünyanın en muhafazakâr toplumudur… İnsanları muhafazakâr gösteren kültürel bir takım ögeleri taşımaları, sürdürmeleri ise Batı gerçekten muhafazakârdır. İtalyan pizza yiyince köylü olmuyor ama biz lahmacun yiyince kırsal oluyoruz! (s.116)

Tanpınar için Dede Efendi dinlemek bir direnişti.

Benim gençliğimde Beyoğlu kafelerinde Türk kahvesi ya da ince belli bardakta çay istemek taşralılıktı. Bunlar ancak yeşil çuha örtülü kahvelerde bulunurdu. En büyük sorunumuz Nescafe’nin sütlü mü yoksa sütsüz mü olacağına karar vermekti. Türk kahvesi evde içilen ve gelenekselliği çağrıştıran bir şeydi. Türkiye modernleşmesi Beyoğlu’nda bize bunları içirmedi. Ne zaman post-modernlik geldi, herkes rahatladı. Göğsümüzü gere gere Türk kahvesi sipariş etmek için postmodern zamanları beklemek zorunda mıydık? (s.116)

Kültürel ile Siyasi Müslümanlık Ayrımı

Kültürel muhafazakârlık ile siyasi muhafazakârlık ayrımına paralel olarak, kültürel Müslümanlık ile siyasi Müslümanlıktan söz edilebilir. Siyasi Müslümanlık aslında İslamcılık dediğimiz şey. İlk ikisi nasıl yeterince ayırt edilmiyorsa diğer ikisi de o oranda ayırt edilmez Türkiye’de. Bir yanda gündelik hayat pratiği ya da dindarlık olarak Müslümanlık, diğer yanda bir siyasi hareket, ideoloji olarak Müslümanlık. Dolayısıyla siyasi Müslümanlık, siyasi İslamcılık denen şeyi de aslında dinin ya da geleneğin altına koymaktan çok komünizmin, sosyalizmin, liberalizmin, muhafazakârlığın, reaksiyonerizmin yani modern siyasi ideolojilerin altına yazmak gerekir. Kültürel Müslümanlığın egemen olduğu bir toplumda siyasi bir hareket olarak İslamcılığın gelişmesi bir olasılıktır elbette. Aralarında hiçbir ilişki olmadığı söylenemez. Ama yine de bunları birbirinden ayırt etmek gerekir. Hem siyasal İslamcı olup hem de kötü bir Müslüman olmak mümkündür. Ya da iyi bir Müslüman olup, Komünist bir partiye oy verilebilir.
Başörtüsüne duyulan aşırı tepkinin arkasında bu var mesela. Dindarlık ya da kültürel müslümanlık ile siyasi bir hareket olan İslamcılığın birbirine karışması. Ama bir dinin, ideoloji haline gelmesi de modern bir şeydir. Belki kimileri buna postmodern diyebilir. Türkiye’de seksen sonrası yükselen Müslümanlık değil siyasi İslamdır. Bu ikisini ayırt etmek çok önemlidir. “İslam yeniden doğuyor” söylemi tuhaftır. Müslüman elli yıl önce ne yapıyorsa şimdi de aynı şeyi yapıyor. (s. 118)

Modernleşme Zihniyeti

Türkiye’nin modernleşme zihniyeti kendisini geçmişle kategorik bir kopuşla ifade eder. Üstelik de bu tercihini Batı’nın da böyle yaptığı kanaati üzerinden meşrulaştırır. Bin dokuz yüz otuzlarda yıllarca radyoda Türk müziği çalmamıştır. Bin dokuz yüz yetmişlere kadar Türkiye’de Klasik Türk Müziği konservatuvarı yoktu. Sanırım akademik olarak konservatuvara layık olan tek müzik formunun Klasik Batı Müziği olduğu düşünülüyordu. Oysa modern olan, çağdaş olan aynı zamanda klasikten beslenen bir şey. Türkiye’de ise modern ve çağdaş klasiğin toptan bir reddi ve çöpe atılması olarak anlaşılmıştır. Batı’da modern klasiğin üstüne geleneğin içinden farklı bir şey çıkarma şeklinde vuku bulmuştur. (s. 117)

Tanpınar’ın Batı’dan aldığı referanslar kimdir? Ya da daha tutucu Yahya Kemal’in? Baudelaire, Mallarmé, Proust, Bergson, Nietzsche, Freud. Kim bunlar? Bunlar Batı’nın enfant terrible‘leri. Bakın burada inanılmaz bir paradoks var. Türkiye’nin “muhafazakârları” Batı’yı en avangard noktasından tutuyorlar. Türkiye modernleşmesinin ilericileri ise Batı’nın muhafazakârlarını tutuyorlar. Sadece jakobenler Batılı değildir, jirondenler de Batılıdır. Hem Bolşevikler, hem Menşevikler Batılıdır. Mussolini de Batılıdır, Gramsci de. Bergson da Batıldır. Durkheim da. Marx da. Tarde da.
Türkiye modernleşmesinin referans kaynakları kimlerdir? Fransız Aydınlanması düşünürleri Auguste Comte, Durkheim vs. Ama Türkiye aydınlanmacıları Kant’ı bir aydınlanma düşünürü olarak bilmez. Kant’ın meşhur “Aydınlanma nedir?” metninden pek de haberdar değillerdir. Ansiklopedistler başka bir Batı’dır, Kant başka bir Batı. Bergson bizim memleketin “muhafazakâr” avangardlarının arkasındaki isimdir, Durkheim ise modernleşmecilerin ardındaki isim. Bu noktada ne tek bir Batı’dan, ne tek bir modernlikten, ne de tek bir modernleşmeden söz edilemez artık. Türkiye’nin modernleşmecileri Batı’nın muhafazakârları ile ilişki kurarken, biz de “muhafazakâr” denilenler Batı’nın anarşistleri ile, uyumsuzları ile ilişki kuruyorlar. Bu nasıl bir paradokstur? (s. 46)

Sadece Tanpınar ya da Yahya Kemal değil, İdris Küçükömer, Niyazi Berkes, Cemil Meriç de Türkiye modernleşmesinin ıskaladığı adamlardır. Modernleşmeciler bu adamları hiçbir zaman tam anlamıyla anlamamışlardır. Okuyamamışlardır bile. Bunlar elbette belli bir zihniyet dünyasına aittirler ama kendi cümlelerini kendileri kurmuşlardır. Akılları ve vicdanları görece özerktir. Berkes bu ülkenin yetiştirdiği en olgun Kemalisttir bence. Ama yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Derste Marx anlattığı için kovulmuştur bu ülkeden. [“Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır” diyen] Küçükömer, CHP muhafazakârdır dediği için soldan aforoz edilmiştir. Meriç bu ülkede “Ben komünistim” diyen ilk adam olmasına rağmen soldan çok muhafazakârlar tarafından okunmuştur. Tanpınar da böyle. (s. 47)

Oğuz Atay’a bakın, Tanpınar’a bakın. Her ikisinin de muhatap olduğu derin bir sessizlik halidir. Kimse yazdıklarına doğru dürüst tepki vermemiştir. Bu adamların akıllarına, vicdanlarına nüfuz etmek belli çaba, belli bir hassasiyet gerektirir. Onları içlerine kapatan aslında toplumdur. Batı’ya bu kadar hayran olup Batı’dan almadığımız, alamadığımız en önemli şey belki de budur. Hyde Park kürsüsü!(s.48)

Mimar Sinan, Galatasaray ve Bilgi üniversitelerinde her kavramı saatlerce tartışmasıyla, kökenine inip günümüze nasıl yolculuk ettiğini anlatmasıyla nam salan Besim F. Dellaloğlu’nun son kitabı Ahmet Hamdi Tanpınar: Modernleşmenin Zihniyet Dünyası şu anda sanal alemde kolayca bulunamıyor, ama yakın zamanda 3. baskısını yaptı; kitapçılarda bulabilirsiniz. Walter Benjamin üzerine üniversitelerde verdiği derslerden derlediği Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya kitabında ise modern, dil, mistik, Marksizm, tarih, ilerleme, istisna ve coğrafya kavramlarını didik didik eder, kalıp kalıp düşünceleri eritir. Tüm bunları da ağır bir akademik dile boğulmayan, yalın, ancak baş döndürücü bir sohbetle yapar.

“Romantizm bir felsefedir, estetiktir, ahlaktır, bir dünya görüşüdür. O, siyasaldır, sosyolojiktir, psikolojiktir. O, bir şiirdir, edebiyattır, biçimdir, üsluptur.” diye açtığı Romantik Muamma kitabında ise “Romantizm, modernliğe karşı ilk isyandır” diyerek, “düşünceleri hep gündemde ama kendileri hep arka planda kalmış bir düşünür grubu” olan Erken Alman Romantiklerini ele alır. Sanat, felsefe, estetik, siyaset ve sosyoloji çemberinde bir adım daha atmak isteyenler, Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum isimli kitabını okuyarak, Türkçede eşine az rastlanan bir kapıdan Frankfurt Okulu’nun düşünce dünyasını keşfedebilir. Bu vesileyle, kendisinden çok şey öğrendiğim Besim F. Dellaloğlu’na da teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.

Send this to a friend