The Great Gatsby‘nin yeni bir sinema uyarlaması geliyor. Çok sevdiğim bu kitaptan uyarlanan büyük bütçeli, taze bir filmi izleyecek olmaktan, doğrusu heyecan duyuyorum.

muhtesem-gatsbyRomanlar, sinemanın ortaya çıktığı günden bu yana, bu nispeten genç sanatı besleme vazifesini de görüyorlar. Bir kısa öyküden veya romandan, belki şaşırtıcı bir biyografiden ve şüphesiz kutsal kitaplardan esinlenerek ya da doğrudan bu yazılı hikâyelere dayanılarak çekilmiş filmlerin sayısını saptamak imkânsız. Rastgele bir akşam televizyonda, film kanalları arasında gezinirken rastlayacağınız bir polisiyenin, macera/aksiyon yahut gerilim filminin esasen bir John Grisham veya Clive Cussler eserinden sinemaya aktarılmış olması, hiç de düşük ihtimal değil. Bu filmlerin heyecanına kendimizi kaptırırız. Bittikten sonra, bunların film uyarlaması olup olmadığını da merak etmeyiz. Akıp giden filmin ardından, ertesi sabah işe gidecek olmanın tasası, buzdolabında kalan son dolmayı mideye indirmek, geç vakit çalan lüzumsuz telefonu duymazdan gelmek, bu yaz sıcağında soğuk su bulamamanın hüznü gibi, bambaşka şeylerle meşgul oluruz.

gatsbyOysa edebiyat okurları, okudukları kitapların sinemaya aktarılmasına her zaman sıcak bakmazlar ve böyle girişimlere ihtiyatla yaklaşırlar. Günler, belki haftalar boyunca okudukları bir eserin büyüsünü, ona sadece bir buçuk iki saat ayırabilen kişilerle paylaşmak istemezler. Bu bencilliklerinde de bence bir parça haklıdırlar. İzlemek, okumaya göre herhalde daha kolay bir edimdir. Muhtemelen birkaç yüz sayfalık bir romanı okumak; okuyarak bir dünya kurmak ise ciddi bir çabadır ve şüphesiz epey özneldir. Hoşumuza gitmeyen edebiyat uyarlaması bir filmi izledikten sonra arkadaşlarımıza, film yönetmeninin kitaptaki ambiyansı yaratamadığından, oyuncuların roman karakterlerini canlandırırken sahici olmadığından, romandaki duygusal derinliği filmde bulamamaktan yakınırız. Bu eleştiriler genelde haklıdır. Fakat nedense, uyarlama filmleri eleştirirken bazı sarih hakikatleri de gözardı etme eğilimdeyizdir.

Barış Bıçakçı’nın popüler romanı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz‘den çok kısa bir alıntı yapalım:

Balkondaki masada, geniş emaye kabın içinde duran, yaz güneşinin altında iyice kurumuş, rengi açılmış, dişlerimiz ve dillerimiz tarafından iyice temizlenmiş kayısı çekirdeklerine baktı ve “Seni çok özledim,” dedi Nihal. O yokken günlerimizi kayısı yiyerek geçirmiş gibiydik. (syf 103)

Romanın geri kalanı hakkında hiçbir fikrimiz olmasa bile bu iki cümle bizde türlü düşünce ve çağrışımlara yol açar. Kafamızda farklı anlarda cereyan eden iki farklı olay canlanır:

  1. (Şu an) Anlatıcı ve Nihal balkonda sohbet etmektedir.
  2. (Geçmişte) Anlatıcı ve meçhul arkadaşı kayısı yemiştir.

 

Bir balkon hayal ederiz. Anlatıcı ve Nihal isimli kadın oradadırlar. Duygusal bir sahne yaşanmaktadır, belli. Kayısı çekirdekleriyle dolu bir emaye kap olduğunu biliriz. Karakterler balkonda vakit geçirebildiğine ve çekirdekler güneşte kuruduğuna göre, yaz sonu yahut güz mevsimi olduğunu düşünürüz. Yine aynı cümlelerden, Nihal’in bir süredir uzaklarda kaldığını, bu esnada anlatıcı ve ismi burada geçmeyen (Çetin) arkadaşının kayısı yediklerini çıkarırız. Nihal’in yokluğunda anlatıcı ve meçhul arkadaşı vakitlerini kayısı yiyerek, çekirdekleri bir kapta biriktirerek geçirmişlerdir. Televizyonun karşısına kurulmuş iki ahbap bir yandan sevdikleri bir diziyi izlerken, bir yandan da aralıksız kayısı yemiş olabilirler. Kim bilir?

Uzam, zaman ve hadiselere ilişkin bilgimiz, yazarın bize verdiği kelimelerle sınırlıdır. Gerisi, okuyucunun hayal dünyasına aittir. Her ferdin kendisine ait, eşsiz bir imgelemi vardır. Romanlar bu imgelemi çalıştırırlar ve edebiyatçının kurmaca alemi, işte bu eşsiz imgelemin renklerine boyanır. O balkonda, mesela bir patates çuvalı da olabilir. Balkon demirlerine çamaşır asılmıştır belki. Emaye kap Nihal’in ellerinde midir yoksa?

Sinema bize, bu tip alanlar bırakmaz. Olaylar, anlık düşüncelerin gelişebilmesi önleyen bir süratle, hızlıca akıp giderler. Adam ve kadın arasında, mavi boyalı bir emaye tasın içerisinde çekirdekler durmaktadır. Onların ne zaman ve kimler tarafından ayıklandığını, akıl sağlığı yerinde hiçbir izleyici merak etmez. Işık, bazı zahmetleri sizin omuzlarınızdan alır. Nesneleri gördükten sonra, bir kez de siz onlara biçim vermezsiniz. İşte Nihal, anlatıcıya bakmaktadır. Balkon iki insanın karşılıklı duramayacağı kadar dardır ve köşedeki masanın üzerinde çiçeksiz saksı bitkileri durmaktadır. (Hay aksi, Nihal’i sarışın düşlemiştim oysa! Üstelik ben, anlatıcı rolünü üstlenen bu adamdan şüphesiz daha yakışıklıyım!)

Edebiyat okurunun uyarlama filmler karşısındaki daimi hoşnutsuzluğunun başlıca sebebi, “uyarlama” kavramı üzerine düşünmek istememesi de olabilir. Bir uyarlama film, tıpkı bir sanayi ürünü gibi,  kaynakların bilgi ve maharetle işlenmesiyle hazır hale gelir. Senaryolaştırılan roman, filme çekilen senaryo ve nihayet seyirciye sunulan film;  hepsi başka türlü bir işçiliğin, farklı tezgâhların ürünüdür. Bir roman önce senaryo olup ardından filme çekildiyse, izlediğimiz filmin kitapla bir ve aynı şey olması zaten mümkün değil. Bunları birbiri ile kıyaslamak, “Tozlu yeşil zeytin ağaçları mı, yoksa soframızdaki çoban salataya döktüğümüz zeytin yağı mı daha güzeldir?” sorusu kadar abes ve yine ancak bu (tuhaf) soru kadar gerçekçidir.

Fakat sanırım hiçbirimiz sinemanın oldukça kuvvetli ve sihirli bir ifade aracı olduğunu yadsımayız. Bazı edebiyat uyarlamaları da bizim, nemrut bir ihtiyarın ürkütücü yüzünü andıran beğeni eşiğimizi aşar. Kendini sevdirmeyi başarır. Umarım The Great Gatsby’nin bu 2012 uyarlaması da, iyi bir uyarlamanın vaat ettiği zevkleri tattırır bize. 1920’lerin New York’unda üst sınıfın dekadan yaşamını, şaaşalı partilerini, Gatsby’nin ümitsiz aşkını keyifle, ve elbette kahramanımızın vaziyetine içimiz burularak izleyebiliriz.

Aslında bu Gatsby’nin ilk sinema uyarlaması değil. Hatta 1974 yapımı olan filmin senaryolaştırma işini Coppola üstlenmiş (fakat ortaya çıkan işi beğenmediğinden, bu senaryoyu sahiplenmemiş sonra). Üstelik “cast” da muazzam. Daisy’i Mia Farrow, Gatsby’i Robert Redford canlandırmış. Ne var ki bu ’74 uyarlamasına dair tenkitler pek de parlak değil.

Olsun, sırf oyuncuları için bile izlenir bu film. 2012 uyarlamasından önce,  Long Island’ın tozunu atan sarı renkli spor arabanın içerisinde, bir ısınma turu atmış olursunuz. Hem, illa iki eser kıyaslanacaksa, bunu aynı romana dayanan iki farklı film üzerinden, ’74 ve 2012 uyarlamaları yoluyla yapmak çok daha verimli ve hakkaniyetli olabilir.

’74 uyarlaması, 14 parça tekmili birden, Youtube’da mevcut. Hazır 1920’ler nostaljinin radarına takılmışken:

Hamiş: Muhteşem Gatsby dilimizde, Can Yücel tercümesi ile bulunuyordu. Ağdalı cümlelerle süslü bu tercümeyi, Scott Fitzgerald’ın sade/duru anlatımcılığına yakıştıramazdım (sevenleri, tercih edenleri mutlaka vardır). Everest Yayınları bu yaygın sıkıntıyı işitmiş olacak; artık Püren Özgüren çevirisiyle, daha Gatsby bir Gatsby okumak pekala mümkün.

Send this to a friend