Nuri Bilge Ceylan Nuri Bilge Ceylan Söyleşilerdingin filmlerine ters düşmeyen bir imaja sahip, zira kelimeleri ekonomik kullanıyor. Norgunk Yayıncılık’tan bu yıl çıkan Söyleşiler kitabı, Ceylan‘ın kısa metrajlı ilk filmi Koza‘dan, Bir Zamanlar Anadolu’da filmine kadar verdiği röportajları kronolojik bir sırayla derleyerek, yönetmenin dünyasına eşine az rastlanır bir kapı açıyor. Ceylan‘ın sinemaya dair çocukluk anılarından, otuz yaşında ilk filmini çekerkenki duygularına, filmlerinde başvurduğu yöntemlerden, kendi sineması ve diğer sinemacılar hakkındaki düşüncelerine kadar, bir yönetmenden dileyebileceğimiz tüm detaylar, bilgiler ve içgörüler bu kitapta meraklısını bekliyor.

[R]öportajlarda gerçekler çıkmaz ortaya. Röportaj veren insan muhakkak biraz korunaklı davranır. Şu teyp kapandığında çok daha dürüst bir konuşmanın başlayacağına eminim. Hadi şunu da söyleyeyim, olabildiğince de dürüst olmaya çalışıyorum. Çünkü ben röportaj okumayı severim; içinde dürüstlük oranı fazla olanları daha da çok severim. Elimden geldiğince yalan söylememeye çalışıyorum. Gerçekten yeri geldiğinde de zayıflıklarımı ortaya dökmeye hazırım.

Yenice'de geçen çocukluk: Kırık koluyla NBC, ablası Emine ve kuzeni Mehmet Emin ile birlikte, 1964, NBC sitesindenO yıllar nasıl yaşayacağımızı, nasıl yaşamamız gerektiğini bize sinema öğretirdi. Filmlerin etkisinden günlerce kurtulamazdık. Böyle bir çocukluktan geçtik. Hatırlıyorum, Yenice’deyken bir gün uçurtma uçuruyordum, ablamla kız arkadaşını gördüm, “sinemaya gittik” dediler, “beni niye çağırmadınız?” dedim. O an o kadar büyük bir acı duydum ki o filme gidemediğim için. O duyguyu şimdi bile hatırlıyorum. Yenice’de bir yazlık, bir kışlık sinema vardı. Yenice üç bin kadar nüfusu olan küçük bir kasabaydı. Tam hatırlamıyorum ama ilk seyrettiğim film sanırım Poseydon Macerası’na benzeyen siyah-beyaz bir macera filmiydi. Bir ahtapot bir gemiye saldırıyordu. Filmin üzerimdeki etkisini anlatmama gerek bile yok.

 

Ceylan’ın böylesine özel bir tutku duyduğu sinemaya başlaması yine de pek kolay olmamış. Fotoğrafçılık günlerini geride bırakıp sinemaya geçmeye karar verdiği dönemin sancılarını ve yaşadığı korkuları şöyle anlatıyor:

[Yaşadığım korku] yeteneksizlik korkusu olabilir. Çünkü mesela bir türlü bir senaryo yazmayı beceremiyordum. Böylece yıllar geçti. Sonra bir şekilde 20 dakikalık kısa filmim Koza çıktı ortaya. Koza, artık film üretemeyişim konusunda kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim bir deneme gibiydi. Çekimler bir yıl sürdü. Senaryo yoktu. El yordamıyla sezgilerimle, algılarımla yakalayabildiğim bir dünyayı elle tutulur hale getirmeye çalışıyordum. Diyalog yoktu. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Koza ortaya çıktı. Neye benzediği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Çünkü seyrettiğim filmlere pek benzemiyordu. Fakat Cannes Film Festivali’ne kabul edilince biraz kendime güven geldi. Öğrenmeye çalıştığım sinema tekniğini en çok bu filmin çekimi sırasında öğrendim.

Kitapta ayrıca filmlerine dair çok değerli ipuçları ve kurgu günlüklerinden alışık olduğumuz tarzda anekdotlar da var.

Bazen hayret ediyorum. Mesela Uzak’taki bir sahneyi, yabancı eleştirmenler dahil herkes niyetlerimden farklı okudu. Ben de tekrar tekrar baktım sahneye ve öyle okunmasının sebebini anlayamadım. Herkes adamın Tarkovski izlemesini taşradan gelen akrabasını uyutmak için bir numara olarak algıladı. Bu bana çok saçma geliyor, hayatta karşılığı yok böyle bir şeyin. Halbuki adam arkadaşlarının evinden dönüyor; orada aşağılanmış, suçlanmış, denmiş ki sen ideallerinden vazgeçtin vs. O konuşmaların etkisiyle, ideallariyle yeniden ilişki kurmayı deniyor. Bu amaçla Tarkosvki seyrediyor.

Çoğu ölümlü, ideallerine Ceylan kadar bağlı kalamıyor. Bu bir gerçek. Ceylan’ın ufak ayrıntılarla, insanlık halleriyle dolu filmleri, temposu yüksek filmlere alışkın bünyelerde hata veriyor. Ama filmlerini daha iyi anlamak isteyenler, bu kitapta aradıklarını bulacaktır. Örneğin, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryosunu yazarken, danıştıkları bir emniyet amirinin anlattıklarından yola çıkarak, Ceylan peşinde olduğu sinemaya dair önemli şeyler söylüyor:

Bir gün bir emniyet amiri bize şöyle bir şey anlattı: ‘Bazen bir suçluya suçunu itiraf ettirmek için 3 gün dayak atarsın tek kelime söylemez ama sonra oradan mesela bir kadın görür ya da bir çocuk sesi duyar ve birden ağlayarak suçunu itiraf eder.’ Hayat, çok daha küçük ayrıntıların büyük roller üstlenebileceği şaşırtıcı ayrıntılarla doludur. Karanlık, boğucu ve toz toprak içinde geçen karamsar bir yolculuğun ardından ortaya çıkan masum küçük bir kızın varlığı insanın ruhunda şaşırtıcı dönüşümlere neden olabilir.

Nihayetinde, diyor ki Ceylan:

Bakmayı bilirsek hayat çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır. Yan masaya bakın, orada mutlaka bir hikâye vardır.

Elbette her hikâye herkesi aynı derecede etkilemez. Ceylan’ın farkı, belki de “halk beni anlamıyor” klişesine sığınmadan, herkesin istediği şeyi sevip, istediğini sevmeme hakkını samimiyetle savunmasıdır:

Filmimi beğenmeyenlerin içerde kalıp oflayıp puflayıp diğerlerine de negatif bir enerji yaymaları yerine çıkmaları hem onlar için hem de benim için daha iyidir. Benim de başka filmlerde yaptığım genellikle budur. Tıpkı bir romanı beğenmeyen birinin yarıda bırakma özgürlüğünün olması gibi sinemada da benzer bir özgürlük olmalı… Ama tüm bu söylediklerime rağmen insanı başlangıçta sarmayan ama sonra hayatının filmi ya da romanı haline gelebilecek bir sürü eser tabii ki vardır. Üstelik uzun ve dönüştürücü bir etki bırakanlar da daha çok başta mânâsız ve sıkıcı gelenler arasından çıkar. Kendi hayatımdan bile bir sürü örneği var.

Ceylan, yerli yabancı birçok sinema eleştirmenin kendisine alttan alta daha “anlaşılır” işler yapması için mesajlar verdiğini söylüyor. Ancak başka bir röportajında, “Tarkovski’nin deyişiyle, sanatçı, ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak ya da ruhunu üç kuruşa satmak arasında bir tercih yapmak durumunda” diyerek aslında terchini belirtmiş oluyor. Son olarak bir alıntılar sinsilesiyle bitirelim:

Sinema yapmak çok zormuş gibi bir mit var. Sinema yapanlar da, yaptıkları işin önemsenmesi adına bu miti körüklüyorlar ne yazık ki. İyi film çekmek ayrı bir şey, ama film çekmek atla deve değil. Gerçekten o kadar da zor değil.

Sizce “iyi film” ne ifade ediyor?
Bence iyi film belli bir estetik ve ahlaki duyarlılıkla derine işleyen bir çözümlemeyi bir araya getirebilen filmdir.

Alaylı olmak sinemaya bakışınızı nasıl etkiliyor sizce?
En iyi dersler hatalardan alınır.

Geleceğin sinemacılarına ne tavsiye edersiniz?
Doğru bildiğin yolda yalnız yürü.

Send this to a friend