Son yıllarda büyük yapıları oyun alanı olarak kabul eden, bilgisayar teknolojilerinin desteğiyle yarattıkları incelikli görsel-işitsel performanslarla dünyayı gezen yeni medya sanatçıları çıkıyor ülkemizden. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde başladığı çalışmalarına Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCLA) devam eden Refik Anadol da bu isimlerden biri. Görsel-işitsel yerleştirmeleri ve performanslarıyla günümüze kadar İstanbul Bienali, Ars Electronica ve Montreal Bienali gibi birçok prestijli etkinlikte yer alan sanatçı, Microsoft Research tarafından verilen En İyi Vizyon ödülünü kazanan bitirme projesini Walt Disney Concert Hall’da, LA Filormoni’nin katılımıyla gerçekleştirecek. Yapının dünyaca ünlü mimarı Frank Gehry de Anadol’un projesinde resmi katılımcı olarak yer almaya karar vermiş. The Aether Project‘in detaylarına geçeceğiz, ama önce Anadol’un eski işlerine bakalım:

En tepedeki video, Refik Anadol ve Alper Derinboğaz’ın 2011 yılında İstiklal Caddesi’nde gerçekleştirdiği Augmented Structures v.1 (Zenginleştirilmiş Yapılar) performansına ait. İstanbul’un birbirine taban tabana zıt iki semtini konu edinen serinin ikinci bölümü ise, 2012 yılında İstanbul Tasarım Bienali’nde, Coşku Cinkılıç ve Koray Bingöl’ün katkılarıyla sergilenmiş. Kerim Karaoğlu’nun iki projede de sahada kaydettiği ses örnekleriyle yarattığı, görselleri eldiven gibi saran elektro-akustik ses tasarımlarının hakkını verebilmek için, bilgisayarınız ses düzeneğiyle yetinmeyin.

Augmented Structures serisi, disiplinleri “madde” hallerini değiştirmeye zorluyor: sesi matematiğe, matematiği mimariye ve mimariyi canlı bir yapıya dönüştürürken, izleyiciye çok katmanlı, sesli, hareketli ve nefes alan yeni bir medya deneyimi sunuyor.

Lisans döneminde hangi mecralara hevesli olduğumu, hangileriyle rahat iletişim kurabildiğimi anlamama yardımcı olan birçok projede, çok farklı mecralarla çalıştım. Bu deneyimler 2009 yılında, lisans bitirme projesi olarak, Türkiye’deki ilk 3D video projeksiyon projesini gerçekleştirmemi sağladı. Sonra, mevcut mecranın teknik deneyim tarafına duyduğum hayranlıkla, algının göreceliğini konu edinen senaryolara ve onların nasıl hayata geçtiğine odaklandım. Özellikle mimari ile medya mecraları arasında şahane diyaloglar kurabildiğine tanık oldum.

Avusturya’nın ünlü eski tütün fabrikası Tabakfabrik, 2010 yılında Ars Electronica festivalinin açılış mekânıydı. Anadol’un burada Sebastian Neitsch ve TRYEK ile birlikte gerçekleştirdiği on dokuz dakikalık MRO (Maintenance, Repair and Operations) performansının altı dakikalık bir kesitini izleyebilirsiniz:

Epiphaneia performansıysa 2012 yılında, Montreal’deki Uluslararası Dijital Sanatlar Bienali’nde (BIAN) sergilenmiş. Ses tasarımcısı Can Büyükberber’in lisans bitirme projesi olan bu performans, Anadol’un yanı sıra Kerim Karaoğlu ve Sebastian Neitsch’in ortak çalışmasıyla hayata geçmiş:

Epifani, büyük resmin kavrandığı bir aydınlanma anıdır; insan beyninde aynı anda ateşlenen nöronların kurduğu yeni bir ağdır. Daha önce hiç oluşmamış bir modeldir. Epiphanei projesi, sanal ile fiziksel arasında bir kapı olarak, şehrin silüetine yeni bir model ekliyor.

Özellikle son dönemlerde daha da büyük bir hızla yaşanmaya başlanan gelişmeler ve keşifler, şehirleri, geleceği, bilim ve teknolojiyi ve insanlığı, yani bizleri çok büyük bir değişim/dönüşüme maruz bırakmakta. Bu dönemde yaşayan bir sanatçı olarak böyle bir zamana tanıklık ediyor olmanın verdiği sorumlulukla projeler üretmeye devam ediyorum. Kodlamanın ve yazılımların gücünü de arkasına alan yeni sanat projeleri ile yoluma devam etmeye çalışıyorum.

2012 yılında Santa Fe Sanat ve Tasarım Üniversitesi’ndeki (SFUAD) Outdoor Vision festivalinde sergilenen Legorretta Alive, üniversitenin Görsel Sanatlar Merkezi’ni tasarlayan ve 2011 yılında vefat eden dünyaca ünlü Meksikalı mimar Ricardo Legorretta’ya bir saygı duruşu niteliğinde. Bu çalışma da Can Büyükberber, Başar Yurtçu, Refik Anadol, Cem Ersözlü ve Cihangir İstek’in ortak çalışmasının ürünü:

Legorretta Alive, Görsel Sanatlar Merkezi’nin tepesindeki iki kübik kulenin gerçek boyutlarına ve şekline karşılık gelen hareketli siyah-beyaz geometrik görsellerden oluşuyor. Performans üç bölümden oluşuyor: Birinci Bölüm’de iki boyutlu yalın animasyonlarla küpler ortaya çıkarılıyor; İkinci Bölüm Legorretta’nın kullandığı tasarım öğelerini (kalıplar, desenler, çizimler ve eskizleri) vurguluyor; Üçüncü Bölüm’deki 3D görseller ise Legorretta’nın tasarım ilkelerini bir bütün halinde açığa çıkarıyor.

Yeni medya sanatlarında yer bulan projeler genellikle teknoloji-öncelikli fikirlerle dolup taşmakta. Kişisel olarak bu yakınlaşmanın birçok yeni ve beklenmedik projeye dönüşebilme potansiyeli taşımasından dolayı çok heyecanlıyım. Birçok duyuya birden hitap eden (immersive) mekân deneyimleri, sanal gerçeklik deneyimleri ve kamusal alan projeleri ilgi alanım içerisine giriyor. Mekân algısıyla yakından ilgileniyorum, özellikle de dünya ile kısıtlı kalmadığı durumlarla; insanoğlu olarak büyük evrimin yeni adımı olan ‘uzay’ ile karşılaşma, en heyecanla beklediğim konulardan biri. Televizyonların 20 Temmuz 1969 günü NASA’nın Ay’a iniş haberlerinin yankısını yaşamak çok isterdim. Bir sonraki kırılım noktası olarak gezegenler arası seyahatin açacağı yeni buluş ve heyecanları ümitle bekliyorum. Son dönemde Stephan Hawking’in Grand Design kitabı ve belgelesi bu süreç üzerine kuvvetli öngörüler oluşturmakta.

Anadol’un Bimhuis’ten Ars Elecronica binasına uzanan mimari fotoğrafları:

Yüksek lisans çalışmalarımı yaptığım Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles’da çok farklı disiplinlerle yakınlaşma fırsatı buldum. Mesela son olarak mimarlık yüksek lisans bölümüyle ortaklaşa bir proje geliştirdik. Bu projede iki adet endüstriyel robot kullanarak hareketli bir formun üzerine, yine hareketli grafikleri eşzamanlı yansıtarak fiziksel/zahiri alanlar üzerine bir araştırma projesi başlattık. Bu da daha önce aklımda olmayan, fakat yukarıda bahsettiğim beklenmedik projelere dönüşebilme (İngilizcede ‘serendipity‘ diye tanımlanan) potansiyeli kuvvetlice taşıyan bir süreçti.

Birçok çalışmasıyla dünyanın çeşitli yerlerini gezen Anadol’un, The Aether Project‘ten sonra küresel sanat piyasasında sağlam bir yer edineceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Son işinin proje aşaması, şimdiden Wired gibi prestijli yayınlarda yer almaya başladı. E-posta aracılığıyla tanıştığımız Anadol son projesini bizlere detaylı bir şekilde anlattı:

Bitirme projesi olarak, mimar Frank Gehry’nin Walt Disney Konser Salonu’nda bir proje gerçekleştireceğim. Geçtiğimiz yaz Microsoft Research tarafından verilen En İyi Vizyon ödülünü, Harvard, MIT ve Carnegie Mellon gibi okullar arasından sıyrılarak alan projemin ön sunumu sayesinde, kazandığım cömert finansal yardımlar ile proje son derece keyifli bir şekilde ilerliyor. Araştırmaya ve deneylere açık olan bu süreç, hem proje için hem de kişisel olarak benim için oldukça verimli geçiyor şimdilik.

Bu performans kapsamında Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın 56 enstrümanının her biri, eşzamanlı ses analiz yöntemleriyle kayıt edilip inovatif eşzamanlı kodlama teknikleri kullanılarak görsel bir performansa dönüştürülecek. Projenin görsel performans sunumu için 3 boyutlu haritalandırma tekniklerini çoklu projeksiyon metotlarıyla birleştirmeyi planlıyorum. Performans sırasında orkestra şefi Gustavo Dudamel’in el ve vücut hareketlerini kinestetik algılama algoritmalarıyla inceleyip, bu bilgileri görsel bir hikâyeye dönüştürmeyi hedefliyorum.

Anadol’a bol şans diliyoruz!

Send this to a friend