Kendimi bildim bileli yazlığımız vardır. Annem, beni ilk defa kırk beş günlükken denize soktuğunu söyler. Denize girmeyi halen severim. Fakat yıllardır yazlığa gitmiyorum. Oysa yirmi dört yaşıma kadar, istisnasız her sene, tatilleri yazlık evimizde geçirdim. Okullar kapandıktan az sonra arabanın bagajını tıkabasa doldurur, cümbür cemaat batıya göçerdik. Eh, ne de olsa göçmek, kavmimizin kadim bir âdeti. Ankara’dan asgari sekiz saat çeken bu yolculuktan önceki gece, heyecandan uyuyamazdım. Yatakta kıvrandığım belki saatler boyunca beynime deniz yüzeyinin pırıltıları ve isimlerini bilmediğim çiceklerin hoş kokuları hücum ederdi. Sabaha karşı yola çıkardık. Hava henüz aydınlanmadan, berisinden geçtiğimiz köyleri, solladığımız arabaların yolcularını, ardımızda kalan otobüsün nereye gittiğini, etrafımızı saran tepelerde yabani hayvanların yaşayıp yaşamadığını merak ederdim.

Ertesi öğlen, iki üç ay sürecek yeni bir hayat başlardı. Yazlıkta takvimi unuturdum. İlk hafta coşkuyla koştuğum kumsal, sonra sıkıcı ve uzak gelirdi. Sıcaktan bunaldığım kimi günler eve kapanır, salonun serin bir köşesinde sığındığım kanepede ya televizyon seyreder ya da saatlerce kitap, dergi okurdum. Yine de pek şikâyet etmezdim. Sabah gölge balkonda kurulan kahvaltılar, komşunun bahçesinde karıştırılan okey taşlarının gürültüsü, site hoparlörlerinden yapılan “markete taze meyve ve sebze gelmiştir” anonsları hoşuma giderdi. Çoğu akşam, basbayağı sarhoş olurdum. İçkiyle yeni tanıştığımız yıllarda, hududun ne olduğunu bilmezdik. Yazlıkta hiç kimsenin acelesi yoktur. Sabaha kadar kumsalda, açık hava diskosunda, belki boş bir bahçede vakit öldürürdük. Sonra sekiz on saat uyuyup, ancak öğlen sıcağında terleyerek ve muhtemelen hoparlörlerden yükselen monoton bir sesle uyanırdım.

“Sahilde… bir adet… kol saati bulunmuştur… sahibinin…. müdüriyete başvurması… rica olunur…”

Eylül ayına doğru, babam bizi almak için tekrar yanımıza gelirdi. Kepenkler sıkıca kapatılır, mobilyaların üzeri bezlerle örtülür, balkondaki eşyalar içeri taşınırdı. Hoşçakal Ege. Ankara’daki evimiz gözüme fazla büyük, sessiz ve konforlu gelirdi bu defa. Yaz mevsiminin başında denize girmek için nasıl hevesliysem, sonunda da Ankara kalabalığına karışmak için o kadar heyecanlı olurdum. Okul açıldığında, İngilizce hocamız bizden tatilde ne yaptığımızı anlatan bir komposizyon isterdi. Muhtemelen, hiçbir şey yapmadığımı anlatmak için kurardım cümleleri. Epey zormuş.

Bu sahilde, Merve Kayan ve Zeynep Dadak’ın beraber yazıp yönettikleri bir yazlık filmi.

Bu Sahilde, bir sahil kasabası olan Erikli’de yaşanan haliyle, yaz mevsiminin taşıdığı uçuculuk hissini anlatıyor. Film, yalnızca yazları yaşanan bu beldenin gündelik ritmlerini gözlemleyerek, kışın hayali eşi sayılan ‘tatil’ kavramının doğasına ışık tutuyor.

Uçuculuk, yazlık hayatına çok yakışan bir sıfat. Yazlıkta her şey hafif, bütün ilişkiler gevşek, bütün omuzlar kavruktur. Bu Sahilde, yazlıkta olma hissini yaşattı bana; hiçbir şey yapmanın bunaltıcılığını ve huzurunu anımsattı. Bir sineğin soktuğu ayağımı diğer ayağımın topuğu ile kaşıdığım, limonlu dondurmanın tadıyla mest olduğum, kavurucu güneşten saklanmak için on arkadaş bir şemsiyenin gölgesinde neredeyse uyuştuğumuz manasız vakitleri pek özlemiyorum. Belki, soğuk duştan sonra yediğim yoğurtlu makarna ve karpuzun ferahlığını, sonra da tatlı akşam üstü uykusunu ayrı bir yere koyabilirim.

Ne var ki yazlık yaşamı, hatıralarımın önemli bir parçası. Kaba bir hesapla, ömrümün beş senesi yazlıkta geçmiş. Bu Sahilde‘nin seslerine, görüntülerine aşinayım. Dahası, onları epey seviyorum bile. Çocukluğuma dönmek istemesem de, çocukluk anılarımı önemsiyorum.

Erikli hakkında türlü rivayetler duydum. Videodaki kalabalık sahili bunaltıcı da görünse, gidip görenlerden güzel, bakir koyları olduğunu da öğrendim. Yapılaşma, bildiğimiz gibi. Herkes evini dilediği kadar, dilediği biçimde yapar; dilediği renge boyar.  Bin yıllık kentlerimizde bulamadığımız uyumu ve özeni, süratle genişleyen (ve sonra modası geçen) kasabalarda aramak akıl kârı değil zaten. İster sakin olsun ister hareketli, ister kurak olsun ister ormanlık; sayfiye denilen yerlerin hepsi birbirine benzer. Hiçbir şey için varlardır. Üstelik, hiçbir şey de bazen lazımdır.

Kuzey batı sınırımızdan başlayıp, Suriye’ye kadar binlerce kilometre boyunca uzanan bir beton duvar ördük. Uzaydan görünmüyor olabilir, fakat denize karşı kurulmuş ve yalnızca üç ay kullanılan bu tuhaf duvar, bana öyle geliyor ki, bizden sonraki medeniyetler tarafından alayla karşılanacak. “İnsanlar neden kısacık tatiller için bu kadar eziyete katlanıyormuş?” diye soracaklar belki. Ah zavallı gelecek nesiller. Aylaklığın ve düşencesizce tüketmenin tadını, siz belki hiç bilmeyeceksiniz.

Filmi yönetmenlerin vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Send this to a friend