Okuduğum söyleşiler, denemeler ve her türden notlar içinde, romancıların roman sanatı üzerine dile getirdiği fikirler aklımda epey yer eder. Her nedense (muhtemelen bu kişilere karşı duyduğum yoğun saygıdan) onların, sanatları üzerine düşüncülerini epey merak ederim. Üstelik ifade sahiplerinin illa benim beğendiğim yazarlar olması lüzumu da yoktur. Romancı olmayı başarmış insanların sözlerinde, belki de bazı ipuçları arıyorumdur. Bu metinleri okuyarak, televizyon mülakatlarını izleyerek, ses kayıtlarını dinleyerek bazen, epey şey öğrenmişimdir.

Ne ki her zaman iştahımın karşılığını bulamam okuduklarımda. Bu beyanların bazıları beni hayrete düşürür, hatta hayal kırıklığına sürükler.

Genç Türk romancıları arasında sivrilmeyi başarmış biri mesela, katıldığı bir televizyon programında, sıradan durumlardan hikâye çıkmadığını; aksiyon, oyun, “enerji” bulunmayan metinlerin, “olmadığını” söylüyor. Demek ki bu yazar, öncelikle çocuksu bir eğlencenin, dinmeyen bir adrenalinin ve bunlara zekâ sosu niyetine, bazı kelime oyunlarının peşinde. Onun edebiyatta aradığı, bir durumun veya insanlık hallerinin ayrıntılı anlatımı değil de, insanın aklını başından alıp gidecek kadar süratle akan maceralar demek.

Bir başka genç yazar, yayımlanan ilk romanının ardından, yeni bir üslup bulmak gerektiğinin altını çiziyor. Kendi çokkültürlülüğü, yüksek tahsili ve zekâsı ile iftihar eden bu yazarımız, klasiklerin inandırıcı olmadığından, hızla akıp giden hayatın ritmini yakalayabilmekten, kışkırtıcı filan olmak gerektiğinden dem vuruyor. Âlâ! Hayli heyecan verici değil mi? Sonunda, hap şeklinde ve yuttuğumuz anda doğrudan usumuzda yer eden romanlar okuyabilsek keşke. Böylece roman okuma zahmetine katlanmadan, onlara uzun geceler ayırmadan aynı zevki alabiliriz ve bize “şunu okudun mu?” diye soran insanlara hemencecik “evet” yanıtını yapıştırırız.

Daha deneyimli, romanları sayısız baskı yapan bir romancımız ise, başka ve beynelminel şöhretli bir romancımızı, hiçbir ilginç olayın geçmediği sıkıcı ve uzun metinler yazmakla eleştirmişti.

O halde, sadece bir günün; o kısa gün içerisinde birbirini doğramayan, banka soymayan, çılgın icatlarda bulunmayan bazı “renksiz” karakterlerin ilişkisini anlatan (mesela) Bayan Dalloway, dünyanın en sıkıcı, en okunmaz, en mânâsız romanlarından biri. Oysa kurgunun içerisine gizemli bir cinayet, uzaylılar tarafından kaçırılan otistik bir çocuk ve kanlı bir mafya hesaplaşması gibi bazı unsurlar eklense idi, yukarıda bahsi geçen romancılarımız bu romana bayılırlardı.

Ne yazık ki ben, ayrıntılarla dolu romanları daha çok seviyor ve bunların yazarlarına, parıltılı genç romancılarımızın duyduğundan, daha derin bir saygı duyuyorum. Galiba benim pek de hareketli bir yaşamım, dizginlenemez bir serüven tutkum ve aceleci bir seciyem yok.

Aşağıdaki video, Bayan Dalloway‘in (ve diğer bazı harika romanların) yazarı Virginia Woolf’un bugün sağlam kalan yegâne ses kaydına ait. BBC için hazırlanan, 1937 tarihli ve İşçilik başlıklı bir programdan arda kalan tek kesit. Doğrusu, dinlediğim düşünceleri pek beğendim. Bu konuşma parçası daha önce dilimize çevrilmemiş.

Woolf’un dili ve sözcükleri organik varlıklar gibi ele aldığı bu konuşma, edebiyat üzerine kafa yormayı sevenler için epey hoş bir referans olabilir.

Çevirisi:

Sözcükler… Yankılarla, hatırla, çağrışımlarla dolu; İngilizce sözcükler…

Uzun asırlardır insanların dudaklarında, evlerinde, sokaklarda, çayırlarda geziniyorlar.

Ve aslında bu, onları yazıyor olmanın başlıca sorunlarından biridir: Başka mânâlarla, başka hatıralarla dolular; mazide bir dolu meşhur izdivaçla birbirlerine bağlanmışlar. Örneğin muhteşem incarnadine* sözcüğü. Kim onu multitudinous seas*’i hatırlamadan kullanabilir? İngilizce’nin yeni bir dil olduğu eski günlerde, yazarlar yeni kelimeler icat edip kullanırmış. Günümüzde de yeni sözcük uydurmak hayli kolay; yeni bir manzarayla karşılaştığımızda veya taze bir his algıladığımızda dudaklarımızdan fırlar hemen. Fakat İngiliz dili artık ihtiyardır ve bu nedenle yeni kelimeleri kullanamayız. Bir sözcük tek ve müstakil bir varlık değildir. Diğer başka sözcüklerin parçasıdır. İşte bu sarih ve esrarlı hakikat nedeniyle, yaşlı bir dilde yepyeni kelimeler kullanamazsınız. Esasen, bir cümlenin parçası olana dek kelime dahi değildir o. Sözcükler birbirine aittir. Bununla beraber, incarnadine’in multitudinous seas’e aidiyetini ise, sadece büyük bir şair bilebilir. Yeni sözcükleri eskileriyle kaynaştırmak, tümce yapısı için ölümcüldür. Yeni sözcükleri adamakıllı kullanabilmek için bütünüyle yeni bir dil icat etmelisiniz. Ve bu da, şüphesiz oraya geleceğiz ama, şu an bizim işimiz değil. Konumuz, olduğu hali ile eski İngiliz diliyle neler yapabileceğimizi görmek. Eski kelimeleri yeni tertiplerde nasıl kaynaştırabiliriz ki nihayet onlar da yaşamayı sürdürebilirler, güzellik yaratabilirler, hakikati anlatabilirler? Mesele budur.

Bu soruyu yanıtlayabilen kişi, âlemin sunduğu her nasıl bir şeref tacı var ise, onu hak etmiş demektir. Yazma sanatını öğretebilmenin ya da öğrenebilmenin ne demek olduğunu bir düşünün. N’için elinize aldığınız her kitap, her mecmua gerçeği söyler ya da güzellik yaratır. Fakat görünüşe göre, kelimeleri öğretme yolunda bazı engeller, bazı maniler vardır. Şu an en azından yüz profesör dersinde geçmişin edebiyatını anlatıyor, asgari bin eleştirmen çağdaş edebiyatı değerlendiriyor ve sayısız genç, İngiliz Edebiyatı sınavını azami notlarla geçiyor. Buna rağmen bugün ders almadığımız, eleştirilmediğimiz, eğitilmediğimiz dört asır evvelinden daha iyi yazıp, daha iyi mi okuyoruz? Modern Georgian edebiyatımız, Elizabetçi edebiyatın tozunu mu atar? O halde, suçu kime atacağız? Profesörlerimize, eleştirmenlerimize, yazarlarımıza olmayacağına göre; sözcüklerimize. Kusuru sözcüklerimizde arayacağız. Onlar, bütün şeyler arasında, en yabani, en hür, en sorumsuz ve en öğretilemez olanlardır. Onları yakalayabilirsiniz, tasnifleyebilirsiniz ve alfabetik bir şekilde sıralayıp sözlüklere yerleştirebilirsiniz elbet. Fakat kelimeler lügatlarda değil, zihinlerde yaşarlar. Bir kanıt arıyorsanız, sözcüklere en çok ihtiyaç hissettiğimiz duygusal anlarda, bu sözcüklerin sıklıkla bizden saklandığını hatırlayın. İşte sözlük orada; alfabetik sıralı yarım milyon kelime ile, emirlerimize amade. Peki onlardan istifade edebilir miyiz? Hayır, çünkü sözcükler lügatlarda değil, zihinlerde yaşarlar. Sözlüğe bir defa daha bakın.

Antonius ve Kleopatra‘dan daha görkemli oyunlar, Bülbüle Övgü‘den daha hoş şiirler, Gurur ve Önyargı ya da David Copperfield kadar hoş romanlar yazılabileceği şüphesi ise amatörlerin acemiliğinden ibarettir. Hadise, sadece doğru sözcükleri bulmak ve onları doğru sıraya sokmaktan ibaret. Her ne hikmetse artık, bunu bir türlü beceremeyiz. Çünkü kelimeler sözlüklerde değil, zihinlerde yaşar. Peki o halde, zihinlerde nasıl yaşar sözcükler? Çeşitli biçimlerde ve garip bir şekilde tıpkı insanlar gibi; bir oraya bir buraya giderek, aşık olarak, eşleşerek. Tören ve geleneklere bizim kadar bağlı olmadıkları da doğrudur. Asil kelimeler, halk tabakasından kelimelerle pekâlâ eşleşir. İngilizce sözcükler, gönülleri kayarsa, Fransızca, Almanca, Hintçe, Zenci [negro] sözcüklerle evlenirler. Aslında, pek muhterem İngilizce Anamız’ın mazisini ne kadar az kurcalarsak, hanımefendinin itibarı namına o kadar hayırlı olur. Ne de olsa o, bugüne kadar epey gezmiş tozmuş çalımlı dilberin biridir**.

Dolayısıyla böylesi ıslah olmaz bir çapkına emirler yağdırmak, faydalıdan ziyade, zararlıdır. Birkaç önemsiz dilbilgisi ve yazım kuralı, sözcüklerin önüne dikebileceğimiz en büyük engeldir. Onlar hakkında tek söyleyebileceğimiz… Yaşadıkları o derin, karanlık ve arada bir aydınlanan mağaranın (yani zihnin) kıyısından gözlerimizi kısıp dikkatle baktığımızda, onlar hakkında tek söyleyebileceğimiz, onları kullanmadan önce düşünen, hisseden, ancak onları değil, başka bir şey üzerine düşünen ve o şeyi hisseden kişilere göründükleridir. Çok hassastırlar, kendilerinin hemen farkına varırlar. Saf olup olmadıklarının mevzu bahis edilmesinden hoşlanmazlar. Olur da, Saf İngilizce Derneği kuracak olursanız, kızgınlıklarını saf olmayan bir İngilizce derneği kurarak gösterirler. Modern konuşma biçiminde görülen abartılı şiddetin nedeni de budur; dilin muhafazakâr koruyucularına karşı bir itirazdır bu. Sözcükler aynı zamanda, oldukça demokrattır. Her sözcüğün bir diğeri kadar iyi olduğuna inanırlar; onların gözünde eğitimsiz kelimeler eğitimliler kadar, kültürsüz kelimeler de kültürlüler kadar iyidir. Bu toplumda rütbe veya unvan yoktur. Ne bir kalemin ucunda sivrilmeyi, ne de ayrı ayrı incelenmeyi severler. Cümlelerde, paragraflarda birlikte bulunur, bazen de sayfalar boyunca birbirlerinden ayrılmazlar. Faydalı olmaktan, para kazanmaktan, haklarında ders verilmesinden nefret ederler. Lafın kısası, değişim sözcüklerin doğasında olduğundan, onları bir mânâya mıhlayan veya bir duruma hapseden her şeyden nefret ederler.

Değişim ihtiyaçları, onların en çarpıcı acayiplikleridir muhtemelen. Peşinden koştukları hakikat çok yönlü olduğundan, onu açığa çıkarmak için onlar da çok yönlü olur; önce bu tarafı, sonra diğer tarafı aydınlatırlar. Bu nedenle de bir kişiye başka, ötekine daha başka bir anlam ifade ederler. Bir kuşak için anlamsız iken, sonrakine gün gibi aşikâr olurlar. Ve bu karmaşıklık, bu farklı kişilere farklı şeyler ifade etme kuvveti onları hayatta tutar. O halde bugün büyük bir şair, romancı veya eleştirmene sahip olmamamızın sebebi de herhalde sözcüklerden bu hürriyeti esirgememiz, onları, treni yakalamamızı, sınavı geçmemizi sağlayacak tek ve faydalı anlamlarına yapıştırmamızdır.

Notlar:

Macbeth Perde 2 Sahne 2

Whence is that knocking?
How is’t with me, when every noise appalls me?
What hands are here? Hah! They pluck out mine eyes.
Will all great Neptune’s ocean wash this blood
Clean from my hand? No; this my hand will rather
The multitudinous seas incarnadine,
Making the green one red.

Shakespeare, Woolf’un ismini zikretmeden vurguladığı o büyük ozan, burada bir mucitlik sergiliyor. Incardine, 16. Asır İngilizcesi’ne ait ve “pembe” anlamına gelen bir sıfat. Kelimenin latince kökeni carn, et demek (karnaval hani, aslen ete veda anlamına gelir). Yani bu sıfat, et renginden türemiş. To incardine (fiil hali) esasen, bir şeyi pembeleştirmek veya et rengine dönüştürmek mânâsında. Metnin bu aşamasında, Macbeth yapacağını yapmış, Duncan’ı öldürmüştür ve cürmünün ağırlığı ile ezilmektedir vicdanı. Çalan kapının ardında, lanetinin onu almak için geldiğine inanmaktadır. Günahı öyle vahimdir ki, elinden akan kanlarla, Neptün’ün yeşil okyanuslarının bile kızıla döneceğini söyler katil. Shakespeare to incarnadine‘i böyle kullandıktan sonra, ister sıfat ister fiil olsun, kelime sadece kan kırmızısı anlamında kullanılmış. Ozan bir sözcüğün kaderini, ufak bir müdahale ile, demek sonsuza kadar değiştirmiş.

Yukarıdaki tiradın Türkçe meali ise şöyle:

MACBETH – Neresi vuruluyor? Bana ne oldu ki, en küçük bir gürültüden dehşete düşüyorum? Bu eller ne böyle? Ah, gözlerimi oyuyorlar. Acaba bütün okyanusların suyu elimi bu kandan temizler mi? Hayır; belki de şu elim sonsuz denizleri kana çevirir, yeşil renklerini baştan başa kızıla boyar.

** Woolf burada, “For she has gone a-roving, a-roving fair maid” diyerek eski, muzip bir denizci türküsüne atıfta bulunuyor.

She placed her hand upon my knee,
Mark well what I do say!
She placed her hand upon my knee,
I said “Young miss, you’re rather free.”
I’ll go no more a roving with you fair maid!
A rovin’, a rovin’,
Since rovin’s been my ru-i-in,
I’ll go no more a roving
With you fair maid!

 

Send this to a friend