Ye, Dua Et, Sev kitabıyla en çok satanlar listesinde uzun süre birinciliği kimseye kaptırmayan Elizabeth Gilbert, sanatçılara ve dehalara atfedilen imkânsız özellikleri, kişisel hikâyeleri üzerinden komik bir dille irdeliyor ve bir sonraki işin başarısız olacağı korkusunu bertaraf etmek için bir öneride bulunuyor: Nadir bulunan bu insanlara “dâhi” demek yerine, “dehanın” onlara eşlik ettiğini söylesek?

Son zamanlarda düşünüp merak etmeye başladığım bir şey var: Neden, yani neden? Bu dünyaya yapmaya geldiğimiz işi yapmaktan korkmamız mı gerekiyor? Demek istediğim, yaratıcı mesleklerin nesi bu kadar korkunç ki, diğer kariyerleri kimse dert etmiyor da, bu mesleklere gelince karşımızdakinin ruh sağlığı için endişe ediyoruz? Mesela babam kimya mühendisiydi. Kırk yıl boyunca kimya mühendisliği yaptı ama kimse kimya mühendisliği yapmaktan korkup korkmadığını sormadı.

Yaratıcı mesleklerde uğraşan birinin başarısının ardından hep aynı soru gelir; peki şimdi? Kişi yine çalışıp aynı başarıyı gösterebilecek mi? Bir sonraki çalışması da beğenilecek mi? Beğenilmezse ne olur? Bu düşünceler şüphesiz yaratıcı işlerle uğraşanların da akıllarını kurcalar. Korku ve endişe bulutu olarak gelip durur tepelerinde. Kişi o anda üretemez olur. Üretemedikçe korku ve endişe bulutu da gittikçe büyür. Yaratıcı insanlara acı çektirenin ve hatta onları ölüme götürenin de bu olduğunu düşünüyor Elizabeth Gilbert. Kendi yaşamından verdiği örneklerle, kendisinin de aynı korku ve endişe bulutuyla karşılaştığını ve bu kısır döngüden kurtulmak için de eserinin sonuçlarından kendisini koruyacak bir düzenek aradığını anlatıyor. Yaratıcılık sürecinin tarihine baktığında da ihtiyacı olan “ruhsal mesafe” ile Antik Yunan ve Roma’da karşılaşıyor.

Antik Yunan ve Roma’da insanlar yaratıcılığın insanın kendinden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Yaratıcılığın, insana refakat eden kutsal bir ruh olup, insanlara, meçhul ve uzak bir kaynaktan, anlaşılmaz sebeplerle geldiğine inanıyorlardı. Yunanlılar, yaratıclığı sağlayan refakatçi kutsal ruhlara ‘demon’ diyorlardı. Sokrates, kendine gaipten bilgelik anlatan bir demonu olduğuna inanmasıyla ünlüdür. Romalılar da aynı düşüncedeydiler, ama onlar bu vücutsuz yaratıcı ruhlara “deha” adını vermişlerdi. Bunu öğrenince çok hoşuma gitti. Çünkü Romalılar ‘deha’nın zeki bir birey anlamına geldiğini düşünmüyorlardı. ‘Deha’nın böyle büyülü bir varlık olduğuna, sanatçıların stüdyolarının duvarlarında yaşadığına, bazen de ortaya çıkıp böyle gizlice sanatçıya eserinde yardımcı olduğuna, esere biçim verdiğine inanıyorlardı.

Akılcı hümanizmin ortaya çıkışıyla, kişi eseriyle birlikte bütün yaratıcı varlıkların üzerinde yer almaya başladı. Bu da kişiyi eserinin başarısı ve başarısızlığıyla tek başına bıraktı. Oysa Antik Yunan ve Roma’da kişi ve deha ayrı ayrı ele alındığı için başarı ve başarısızlık da kişiden bağımsız değerlendirilirdi.

Herkes de bu işin böyle işlediğini biliyordu. Böylece antik çağdaki sanatçı, çeşitli sorunlardan korunuyordu. Mesela kendini beğenmişlik. Eserin görkemli de olsa, itibarı tümüyle sana ait değildi, herkes bu vücutsuz ‘dehanın’ sana yardımcı olduğunu bilirdi. Berbat bir eser çıkarsa da, bu sefer bütün hata sende değildi, senin ‘dehan’ tembellik yapmıştı.

Sert ve acımasız eleştiri dünyasında yaratıcı işlerle uğraşan birçok kişi “ya başarısız olursam” korkusu ile bir köşede oturup, “kendimizi güvenli bölgede nasıl koruma altına alabiliriz?” diye düşünmeye başladı. Oysa belki de doğru soru, “dile getirmeden başarılı ya da başarısız olacağını bilemediğimiz işlerin peşine, kendimize zarar vermeden nasıl düşebiliriz?” olmalıydı.

Elizabeth Gilbert’in de peşine düştüğü bu soru ve yaratıcılık sürecinde zarar görmekten kendinizi nasıl koruyabileceğinize dair önerileri yukarıdaki videoda. Konuşmanın Türkçe altyazısı da var.

Send this to a friend